boşnak mavisi
Tanıyordum tabii. Epey genç yaşlarından beri. Ben de futbol seyrederim. Ama daha sonra, Türkiye’de teknik direktörken asıl, bir bakış neden olmuş olmalı, neden oldu tanışmama asıl. Gülümsediğinde, seyrek de olsa gülümsediğinde o mavilikte buzlar kırılıyordu sanki. Öncesi ve sonrası saydam bir sırrın altında. Mavi.
Bir insan bu kadar mı ülkesi olurdu?
Bir insan bu kadar ülkesi olurdu.
Onu en son 30 yaşında oynarken izlemiştim. Kalınlaşmış ama hala cok iyiydi. Zaten kalındır bacakları. Oyle bir irilik, bir kuntluk hep vardı ama zaten Yugoslav erkeklerde. İlkgençlik yıllarımda çok gecmiştim Yugoslavya’dan. Niş’te gecelerdik. Görmüştüm.
3 yıl sonra, onu en son sahada izlediğimden 3 yıl sonra yani, tel örgülerin ardında bir deri bir kemik, yari çıplak yüzlerce Boşnak erkek olacaktı artık benim o güzelim Yugoslavya coğrafyasını birlikte düşündüğüm. Toplama kamplari. Sniper’lar. İçsavaş.
Saraybosna. Sarajevo. Of ya, daha adı şarkı. Haznesi ülke tarihinin. Kıymetlimiz şehir.
Saffet Susiç oralıydı işte. Bosnalı. Saraybosnalı. Sarajevo’da tanımıştı onu dünya futbol seyircisi önce.
İstanbulspor’da teknik direktörken bir antrenman sonrası tanıştığımızda sıcak sudan kızarmış azıcık örtülü Balkan sırımı, Balkan irisi bedeninde 5 yıl önce ajansların geçtiği o açlıktan kurumuş Boşnak esirleri görüyordum ben hala. Görecektim.
Sürgün kırgınlığı diye bir şey vardır elbet. Read the rest of this entry
bir isyankârlar klanı
İthaki yayınlarının bu ay yayımladığı Joey Goebel’in Anormaller benim için hoş bir sürpriz oldu. Zaten punk müziğine ta 70′li yılların sonundan beri müptelayım, öyleyse bir edebiyat aşığı olarak da punk geleneğinden gelen genç bir yazarın romanına kayıtsız kalamayacaktım elbette. Böylelikle bu ay bu kitaba da sayfamda bir yer açmaya karar verdim.
Amerikan edebiyatında rock müziği ile dirsek temasında, daha ötesi iç içe olan bir damar 50′li yılların sonlarından beri olagelmiştir. Rock’un geçirdiği değişimlere paralel ve bakışımlı olarak bu edebiyat janrında da değişimler olsa da, her ikisinin kahramanları da aynı kalır. Bunlar Amerika’nın büyük kentlerinden taşrasına kadar geniş bir coğrafyada kamp kuran, geniş ve rüzgarlı otoyollarda göç eden isyankar, hayalci ve çılgın kocaman bir yetimler klanının üyleridir.
ABD dışında en çok Almanya, Avusturya ve İsviçre’de okunan Goebel’in ilk kitabı Anormaller‘ de uyuşturucu satıcısı erkek kardeşlerinin karşısında rock kariyeri hayali kuran Luther, dünyayı yok etme amacı içindeki Ember, seks bağımlısı Opal ve diğerleri tam da bu klanın öz çocukları işte.
90′ların ortasından beri önce The Mullets, daha sonra da Novembrist grubunda gitar çalıp şarkı söylemiş, yüzlerce şarkıya söz yazmış bu genç punk emeklisi yazarın edebiyatında fazla zorlanmadan punk’ın o tekdüze ama ateşli ritminin ısısıyla yalazlanmış isyan çığlıklarını duymak mümkün oluyor. Zengin bir betimleme gücünün neredeyse doğal sonucu olan çığlıkları. Ne de olsa Goebel de bu dünyaya bakıyordur. Read the rest of this entry
burnu büyüklüğün biyografisi
Burnu büyük. Burnu havada. Burnunun dikine gidiyor. Burun kıvırıyor. Burnunun direği sızlıyor. Burnunun dibindekini göremiyor. Burnunun ucunu göremiyor. Burnunu her şeye sokuyor. Daha sayarım da, daha sayarız da, burada duralım. Ruslar’la bu konuda rekabet etmek zor. Öyle diyor Nabokov. Vladimir Nabokov Nikolay Gogol üzerine kitabında. Dünya edebiyatının en büyük dehalarından biri olarak kabul edilen Gogol üzerine 1942′de başladığı çalışmanın daha ilk sayfalarında Nabokov, “Rostand’ın Cyrano de Bergarac oyunundaki ünlü sahnede geçen, burunla ilgili kinayeler, burun etrafında dönen yüzlerce Rus atasözü ve deyiminin yanında, solda sıfır kalır. Mahzunsak burnumuzu sarkıtır, iftihar duyguları içindeysek havaya dikeriz; hafızamızı canlandırmak için burnumuza bir çentik atarız; bizi mağlup eden adam, burnumuzu siler. Yaklaşan bir tehlikeden bahsederken, burnumuzu uzunluk ölçüsü olarak kullanırız. Diğer milletler, birine yol göstermeyi ya da birini terk etmeyi anlatırken, burun kelimesine bizim kadar başvurmaz. Uyku mahmuru bir adam, başını sallamak yerine burnunu ‘oynatır’. Büyük bir burunla Volga üzerine köprü kurulabileceğini yahut bu burnun, herhalde geçen asırdan beri büyümekte olduğunu söylemek adet olmuştur. (…)” diye anlatır da anlatır. Burada, bu ‘da’ eki, bir kinaye vurgusu kesinlikle değil, tam tersine bu enfes pasaj Rusya’da ‘burun-bilinci’ denen şeyi bütün veçheleriyle ortaya koyuyor. Ki bunun, bu bilincle edinilenlerin rahatlıkla sezgisel algı ya da bir tarz bilişsel (intuitive) bilgi olduğunu söyleyebiliriz. Zaten Nabokov da bunu Gogol üzerinden anlatırken “Gogol’ün uzun, hassas burnunun edebiyat içinde yeni kokular keşfettiği malumdur (ki bu kokular onda yeni ‘ürperti’lere yol açmıştır). Rusların dediği gibi, ‘burnu uzun olan, daha ileriyi görür’; Gogol de burun delikleri üzerinden görür” diyor. Read the rest of this entry
ırak sınırındaki olayımız
Her şey kentlerin bilgisi dahilinde oldu. Haliyle bizim de.
Gece gece gözünü açıp dünya,
Ama hemen öbür yanına yattı sonra.
Her şey kentlerin bilgisi dahilinde oldu.
Gece gece uçaklar kalkıp
Gökten yere nefreti attı.
Dünyanın içi öyle rahattı oysa. Yatıyordu.
Hayattan almış sözünü
“En az bir elli yılları var” diyordu.
Öyle muhteşem yani, öyle mükemmeldiler; öyle genç daha.
Sekmez kalp, kaçmaz sevinç, dinmez arzu
Hayat öyle memnundu yani bu çocuklardan.
Ama işte her şey de bilgimiz dahilinde oldu,
şu “Irak sınırındaki olay” dediğimiz şey mesela.
Mükemmeliyet ve masumiyetin bombalanması yani.
Evet, o da kentlerin bilgisi dahilinde oldu. Elbette bizim de. Read the rest of this entry
“beni sadece yatağımla anlamaya çalışırsanız, bir sürü şeyi es geçersiniz”
Zenne bu ayın, bu yılın, bu sinema sezonunun kesin en önemli, en iyi yapıtlarından olacak. İyi olduğu kadar önemli. Önemli olduğu kadar iyi ki zaten en iyisi de budur. Bunu da bu kadar rahat söylüyorum. Çünkü film başladı ve ben hem çok bildik hem de her insanın bir başka insanın hayatına olabileceği ölçüde uzak hayatların içine girdim, çıktığımda gözyaşları içindeydim. Uzun uzun yağmura bakıp sigaralar içtim.
Bu konuya girmedim bu söyleşide ama Ahmet Yıldız’ın acısı nicedir zaten içimdedir, yanar durur. Bu reel ölümün acısına, öfkesine şimdi başka ölümler, başka yaşamlar eşlik ediyor imgelemimde. Edecek. Bu kadar kalıcı izler bırakan güçlü bir senaryo, güçlü bir sinematografi, güçlü bir oyunculuk da var yani ‘Zenne’de. Başta filmin yönetmenleri Caner Alper ve Mehmet Binay olmak üzere bütün ekip müthiş bir iş çıkarmış.
Rengarenk ve bütün bu renkliliğinin içinden bize bir Osmanlı tokadı çakan bir Türkiye manzarası.
Sonrasında filmin başrol oyuncuları Kerem Can ve Erkan Avcı ile buluştum. Söyleşi için. Bunu şimdi okuyacaksınız zaten. Ama onları tanıyınca, doğru senaryo ve oyunculuğun bu gencecik insanlarda açtığı ufku, araladığı perdeleri hemen seziyorsunuz. Onlar için de şunu söyleyeyim: Sinema iki sıkı oyuncu kazanmış.
Ve size de söyleşiye başlamadan önce bir de şunu söyleyeyim: Eğer anneniz sizi ‘güçlü’ seviyorsa, gerçek ve gerçekliği oranında güçlü bir anne sevgisiyle çevriliyseniz yani, size kolay kolay kötü bir şey olmaz. Bir şekilde, kurtaran bir şey olur yani. Bunu da filmi seyredince anlarsınız zaten. Ha bu arada, sakın, filmin ana teması bu sanmayın. Ama analar da pek önemlidir yahu. Read the rest of this entry
joe, strummer, my comrade
“Peki, öyle olsun, Özgürlük, demek buraya kadarmış / Ben yaşadığım sürece ortaya çıkmadığını unutalım / Oğullarımızın ve kızlarımızın zamanında gelmek istersen eğer haber ver / Yerin hazır / Biz de bu arada bir kebapçıda bileklerimizi keseriz.”
Joe Strummer 1999’da ‘Yalla Yalla’ adlı şarkısında böyle diyordu. 2002’de kalbi iflas ettiğinde henüz bileklerini kesmemişti. 70’lerin ortasından beri müzikal ve sözel olarak topa tuttuğu kurulu düzenin karşısında bir umut beslediği anlaşılıyor. “Bütün özgürlük savaşçılarına adanmıştır” ibaresiyle yayınladığı son albümlerinde Brezilya’nın, Jamaika’nın ve Ortadoğu’nun teneke mahallelerinden melodiler ve (eşit ölçülerde) şiddetli ve sofistike, karanlık ve iyimser sözler birbirine karışıyordu. Yani dünya hâlâ değişme, en azından karışma ihtimali olan bir yerdi.
Joe Strummer ve lideri olduğu The Clash bugün rock almanaklarında Sex Pistols ile beraber 70’lerdeki punk devrimini gerçekleştiren isimler olarak geçiyor. 70’lerin ortasında artık özel jetlerden inmedikleri için ‘Jet-set bands’ olarak adlandırılan, sokaktaki gençlikle bağları kopmuş Genesis, Pink Floyd, Supertramp, Deep Purple gibi dev grupların altını oyan; müzik endüstrisindeki kurulu düzene yönelttiği hançeri hazır çekmişken toplumsal düzene de saplamaya yeltenmiş bir ‘lümpen proleterya coşkusu’ydu punk. Ancak Clash’i diğer punk gruplarından ayıran önemli bir fark söz konusuydu: Sex Pistols ve diğerleri nihilizmi bayrak etmişken Strummer sınıf mücadelelerinin şiirini yazıyordu. Punk’ın kör şiddeti Clash’in albümlerinde devrimci gerillaların eline veriliyordu. Strummer 1979 yılındaki bir röportajında şiddet yanlısı olma suçlamalarını şöyle cevaplıyordu: “Bizim müziğimiz şiddet yanlısı. Biz değil. Eğer ‘Guns on the Roof / Çatıdaki Tüfekler’ ya da ‘Last Gang in Town / Şehirdeki Son Çete’ gibi şarkıların şiddeti özendirdiği söyleniyorsa; bence bu kendini o eli silahlı delikanlının yerine koymaya çalışmaktır. Ben belki o delikanlı kadar aşırıya gidemem ama onun yaptığını da bilmezden gelmek hoş değil. Biz bizi etkileyen dünyaya dair şarkılar yapıyoruz.” Read the rest of this entry
“Bir tek müzikte ödün vermedim. Asıl Hümeyra o.”
Hümeyra ile seneler önce çıkardığı ve piyasada tükenmiş olan ‘Benim Şarkılarım’ albümünün yeniden basımı vesilesiyle söyleşiye gitmeden önce bugüne kadarki yüzlerce söyleşimde olduğu gibi hiçbir ön hazırlık, herhangi bir arşiv taraması yapmadım. Söyleşileri hafife almamla ilgili bir şey değil bu elbette, nasılsa her zaman hafızamda söyleşi yapacağım kişi ile ilgili epey bilgi, anı oluyor. Ama Hümeyra ile söyleşimiz sırasında bu tavrımı biraz abarttım, ne de olsa Hümeyra senelerdir ilgiyle baktığım, sevdiğim bir şarkıcıydı, diğer birçok söyleşide hata yapmaktan korktuğum için daha yuvarlak sorular sorma yoluna giderken, ona son derece spesifik şeyler de sorma cesaretini gösterdim. Ama işte tam da ona olan sevgimden ötürü, meğer onun bendeki arşivine ne çok ekleme yapmışım, hayal gücüm ne kadar sık devreye girmiş. Biraz da sıcağın etkisiyle, senelere dayanan tanışıklığımızın da bir sonucu olarak handiyse lakayıt, biraz da şımarıktım söyleşi boyunca. Soruları soruyordum, doğru bir şeye temas ediyordum ama bir yerinde bir hata oluyordu sorduğum sorunun. Bu nedenle çok güldük, o da, ben de. Ve ben bu söyleşiyi böyle, olduğu gibi kağıda dökmeye karar verdim. Ona da söyledim bunu. Çünkü bendeki Hümeyra imgesi ile gerçek Hümeyra arasındaki bu mesafe benim onunla ne çok meşgul olduğumun da bir göstergesi olacaktı. Arşive bakmadığım halde ona bu kadar geniş zamanı kapsayan, bu kadar ayrıntılı sorular soruyor olmam ona verdiğim önemin bir işareti.
Annemin bana ve ağabeyime hediye olarak aldığı ilk plak Hümeyra’nındı. Anneminki de iş yani. Çocukken, ilkgençlikte müzikten beklenen volümü, heyecanı, şiddeti Hümeyra’nın sakin sesi, şarkıları nasıl karşılardı, karşılayacaktı? Ama olmuştu işte. O yaz hemen her gün, ‘Ala Gözlü Benli Dilber’i dinledim. Sonradan, Anglosakson rock’una yöneldiğimde de Hümeyra bir plak, bir albüm yaptığında dinledim, Türkiye Popu diye dikkate almazlık yapmadım. Artık müzikten protest de bekler olmuştum ve Hümeyra da annemin aldığı o ilk plağın kapağında olduğu gibi bir 68 ikonuydu benim için. Onu ben böyle kabul etmiştim yani. Sanırım bunda bir hata yok. Hümeyra’nın gerçekliğine yakın bir saptama olmalı. Seneler içinde giyimi, tarzı değişmiş, elinden gitarını bırakmış olsa da Hümeyra’nın buğulu ve kısık sesi, sakin üslubu bile iyi şarkıcılığın çok bağırmak ile bağlantılandırıldığı Türkiye Popüler Müziği’nde bir protestodur çünkü. Read the rest of this entry
çocukluğun altın çağ direnci
Artık hangi ideolojik etkinin sonucusuysa bu, bir şekilde öncelikle ve acilen barış yapılıp sona erdirilmesi gereken savaşlar olarak görünür bize içsavaşlar. Diğer savaşlardan daha acil, diğer savaşlardan daha öncelikli. Sanki diğer savaşlar anlaşılması, anlaşılıp bir raddeye kadar kabullenilmesi gereken, mümkün olaylarmış gibi, çıkmaları kaçınılamaz durumlarmış gibi, tarih kitaplarında özellikle içsavaşlarla ilgili pasajları okurken, bunların yaşanmış olmasına daha bir hayıflanır, daha bir yazıklanırız. Ulus devlet ideolojisinden çok, mesafe ile, daha doğrusu savaşan tarafların yerlemsel ve kültürel yakınlıkları ile ilgili olmalı içsavaşlar konusundaki bu hassasiyetimiz. Bir başka yazıda ‘içsavaş bakışı‘ diye adlandırdığım bir bakıştan söz etmiştim; içsavaş bölgelerindeki, ülkelerindeki insanların çehresine yerleşen. Utancın bariz olarak görüldüğü bakışlardır onlarınki. Bir yandan da af dileyen. Uzaktan yakından, belki de hiç bir dahli olmasa da, içsavaş ülkelerinde insanın ruhuna bir suçluluk duygusu, bakışlarına bir utanç ve yakarı içselleşir. Dünyanın geri kalanı karşısında bir suçluluk durumu.
İçsavaşın dehşetine, bir de yalnızlık, yalnızlaşma duygusunun eşlik ediyor olması, içsavaşın bir taraftan da bir yalnızlık imgesi de olması yani; sıklıkla ve çoğunca bu savaşların ardından bir parçalanmanın ve belki de asırlarca bir arada yaşamış toplulukların ayrılığının gelmesinden kaynaklanıyor olmamalı sadece. Doğrudan bireyle ilintili bir şey de olmalı bu yalnızlık duygusu bu aynı zamanda. Öyle çok insan tarafsız kalmak, dışında, dışarıda kalmak ister ki, karşı komşu kapıları kırılmaya, pazar yerlerinde selam sabah kesilip boğazlamalar başladığında. Ama heyhat, iç ve dış etkenlerin ivme kazandırmasıyla handiyse bir toplum psikozu görünümü edinerek; boşalır, boşalmıştır savaşın zembereği bir kere. Tarafsızlıktır istediğin, kendine yakıştırdığın; ama bu parçalanmış, bölünmüş coğrafyada nerede bulacaksın böyle bir yer? Tarafsız kalacağın, kalabileceğin. Read the rest of this entry
korkuluklar
Korkuluklara baktığımızda ne görürüz?
Bir objektif niye korkuluklara çevrilir?
Korkuluklar neden insanı ürpertir?
Neden korkuluklar korku filmlerinin sıkça kullanılan motifleridir?
Hayatın kıymeti hep en olmadık, hayatın en olmadığı yerde belirginleştiği, bariz olarak ortaya çıktığı için mi?
Korkuluklar bütün o derme çatmalıkları ve gerçeklikle oluşturdukları zıtlıkları ile insanın ihtişamını hatırlattığı ve bir insanın kaybının ne büyük bir kayıp olduğuna işaret ettiği için mi?
Tam da onların bu kadar derme çatma oluşuyla insanın aslında, ‘asıl’ında ne kadar derin olduğunu ortaya koyduğu için mi?
Ölümün bu durumda ne büyük bir kayıp olacağını hatırlattığı için mi?
Bedenin içinde ne barındırdığını, aslında nasıl biricik ve derin bir hayat taşıdığını göstererek, ölümü tahayyül etmemizi kolaylaştırdığı ve ölümün acısını artırdığı için mi?
‘İç’in ne kadar önemli, ne kadar derin olduğunu anlattığı için mi?
Bütün bunlar etkili olmalı korkulukların ürperticiliğinde.
Korkutuculuğunda. Read the rest of this entry

