Tabaklanmış haz ve şiddet

Roland Barthes’ın handiyse bütün külliyatını 80’li yılların ilk yarısında büyük bir hayranlıkla okudum. Böylece gündelik hayat bütün alanlarıyla önümde heyecanla okunacak bir başka kitap gibi açıldı ve zekâma sayısız haz imkânı sundu. Mutfakta, yeme içme alışkanlıklarında, yemeğin hazırlanış ve sunuluşunda ideolojik, politik, sosyolojik, psikolojik ne çok değişken olduğunu fark etmem işte o döneme, özellikle de ve elbette Göstergeler İmparatorluğu‘nu (L’empire des signes, 1970) art arda birkaç kez okumaktan kendimi alıkoyamadığım haftalara rastlar.

Japonya seyahati izlenimlerini göstergebilimin (semiyoloji) yöntem ve imkânlarıyla çözümlediği bu kitapta Barthes’ın çubuk – chopstick ile ilgili söyledikleri bugün de bazen sofraya oturduğumda aklıma gelir.

Daha önce (1957) biftek ve patates kızartması üzerine de yazmış olan Barthes’a göre etin tabakta bıçakla doğranıp çatal saplanarak tüketildiği Batı sofrası ile kapalı kapılar ardında mutfakta küçücük doğranıp ya da liflerine ayrılıp getirilen et parçalarının çubukla tutulup ağıza götürüldüğü Japon sofrası arasında vahşet, şiddet, artık ne derseniz deyin, işte o noktada önemli bir derece farkı vardır.

Son yıllarda bu karşılaştırmayı daha sık yapar oldum. Umuma açık her yeşil alanda ya da davetli olduğum bir villanın bahçesinde –ben de bazen böyle davetler alırım- bir ya da birkaç adamı kana bulanmış elleriyle, bundan, yani ellerinde kan olmasından büyük bir haz alıyormuşçasına ya da biraz ileride sofrada oturan kadınlara erotik bir gösteri sunuyor, belki seksüel bir mesaj gönderiyormuşçasına etleri ızgaraya yerleştirirken dikizlediğimde, ister istemez kitaptaki bu pasajı hatırlıyor ve ülkede giderek yayılan, neredeyse bir cinnet halini alan mangal takıntısını Türkiye toplumunda hızla artan şiddet yüceltimi ve tiryakiliği ile ilişkilendiriyorum.

Barthes, Japon mutfağında sadece politik, sosyolojik ya da psikolojik göstergeler bulmuyor, estetik işaretler de keşfediyordu. Saydam, içinde bir ya da birkaç katı malzeme, liflerine ayrılmış bir et ya da sebze parçasının bulunduğu çorbalarında,  Japon edebiyatının kiraz çiçeği olan haiku’ların sade derinliğini ve lezzetini buluyor, yine çubukla tutulmuş bir sukiyaki (sebzeli ve etli Japon yahnisi) lokmasının ağıza götürülmeden önce farklı soslara bulanıp sebze parçalarıyla süslenişini bir ressamın fırçası ile paletinde boyaları karıştırmasına benzetiyordu.

Barthes, mutfaktaki pornografiye yetişemedi. Öyle görünüyor.  Oysa bugün instagram ve benzeri sosyal medya sitelerinde artık menemen ya da hamburger gibi harcıalem yemekler bile foodporn hashtag’i ile sergileniyor kullanıcılar tarafından.

Okumaya devam et

Reklamlar

68 bir doğa olayı mıydı?

O yıllarda ilkokula yeni başlamış bizler için İstanbul, Beyoğlu’nda, Gümüşsuyu ile Fındıklı arasındaki mahallede 68 müzik ve dansla başladı, korku ve şiddetle bitti. Yokuşu çıktığınızda İstanbul Teknik Üniversitesi hemen oradaydı, aşağı indiğinizde Güzel Sanatlar Akademisi’nin önündeydiniz. Demirel iktidarı için tam bir “yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal” durumu, biz çocuklar içinse tam bir şenlik, hayranlık. Politikanın p’sini bilmeden önümüzde 68 hareketinin politikayı genişleten ufkunu görüyor, tanımlayamadan bir şeyler sezinliyor, o geniş bahçede biraz daha kalmak için annemize yalvarıyorduk. “Demek buydu hayat, aşk”. Sonra karardı ufuk, biz de eve girdik. 12 Mart.

Oysa öncesinde, o güzel Mayıs’ta Kadriye hanımteyzenin kızı Suna, anneme sipariş üzerine Londra’dan yemyeşil ekose bir naylon yağmurluk getirmişti, mini. Karşımızdaki Kıpçak apartmanının üçüncü katındaki Faik beyamcaların kızı Ayşe, açık pencereden evlerinin içine bakıyordum ki, portmantonun aynasının önünde deli gibi dans ediyordu. Aynı müzik, aynı apartmanın bodrum katındaki “bekârlar”dan da gelmeye başlamıştı. Ve yine  aynı apartmanın, Kıpçak apartmanının, üçüncü katına Yaşar Kemal diye bir dev taşınmıştı. Bir süre sonra o katın salomanjesinin duvarları kırmızıya boyanacak ama birkaç yıl sonra bir sabah uyandığımızda da işte annemler Kıpçak apartmanının basıldığını konuşuyor olacaklardı. Bir önceki yaz da okulun duvarları üstünde müzik yapan abiler ablalar olmamıştı zaten ve geceler sessiz geçmişti. Sokağa bırakılmıyorduk. Mart soğuğu.

60’ların ikinci yarısında Avrupa metropollerinden esen rüzgâr mahallemize müzik ve dans getirmişti. Annelerimiz, babalarımız abilerimize, ablalarımıza “hippi” diyordu artık. Gazetelerde Romalı Perihan haberlerinden çok Hippi Perihan haberlerini görüyorduk. Anlam vermeye çalışıyor, birbirimize bir şeyler fısıldıyor, kıs kıs gülüyorduk. Gittiğimiz ilkokulun, Namık Kemal İlkokulu, bahçe duvarlarında sıcak Mayıs akşamlarında, sonra yaz geldiğinde her gece abiler gecenin ilerleyen saatlerine kadar gitar çalmış, ablalar içlerine küçük taşlar doldurdukları vim kutuları ile onlara tempo tutup dans etmişti. Halamın kızları saçlarımı alnımdan aşağı doğru tarıyor, “seni bitıl yapıyoruz” diyorlardı gülüşerek. 68 mahallemize müzik ve dansla geliyordu, dediğim gibi, siren sesleriyle gidecekti. Götürülecekti.

Okumaya devam et

Bir futbol ütopisti

Aykut Kocaman teknik direktörlük kariyerinin altın çağını daha başında, İstanbulspor’da yaşamış olmalı. Evet, sonradan Fenerbahçe’deki ilk teknik direktörlük döneminde (2010-2013) takımı UEFA Avrupa Ligi’nde yarı finale çıkartacaktı ama İstanbulspor’da koşullar çok farklıydı. 2000’li yılların başının İstanbulspor’u onun futbol ütopyasının cisimleştiği yer omuştu. 2000 yılında İstanbulspor Aykut Kocaman’a teslim edildiğinde 1990’ların ortasında takımı satın alıp pahalı transferler ve agresif bir yönetim politikası ile parlatacağını sanmış Cem Uzan ve şurekası kulübü çoktan terk etmiş, takım uzak mesafe deplasmanlara otobüsle gider olmuştu. Futbolcular paralarını alamıyordu. Ve böylesi olumsuz şartlarda Aykut Kocaman’lı İstanbulspor tarihine altın sayfalar ekliyordu. Takım içinde müthiş bir uyum ve dayanışma zuhur etmişti. Sezon ilerliyor, takımı hiç yenilgi almadan yoluna devam ediyordu. Ve bütün bunları Aykut Kocaman bana o dönemde siyasetin ve sosyolojinin de feyz alması ya da sağlama yapması gereken kavramlarla, sebeplerle açıklıyordu. “Otorite gitti, huzur geldi” (Milliyet Pazar Eki, 7 Ekim 2001) başlığıyla yayımlanan söyleşimde aramızdaki diyalog şöyle geçiyordu:

Soru: Bir de siz burayı, buradaki özgürlük ortamını sevdiniz galiba. Kulübün finansörleri kulübü gözden çıkarmış, otoriter bir yönetim ya da kongre filan gibi safsatalar kalmamış. Kendi başınıza buyruk davranabiliyorsunuz yani.

Cevap: Bunun avantajları da oluyor, dezavantajları da. Biz buraya futbolcu olarak geldiğimizde beklentiler çok yüksekti. O zamanlar özgür değildi kulüp, kulüpteki ortam açıkçası. Hedefler yüksekti, başarılar hemen isteniyordu. Evet, şimdiki İstanbulspor’un dezavantajları da fazla. Mesela seyircisinin olmaması, bir medya desteği veya eleştirisinin olmaması. Bunlar bir dezavantaj olarak görülebilir. Ama biz bunları da avantaja dönüştürdük.

Okumaya devam et

Ahiretbilim olarak sosyal medya

İstanbul burjuvazisinin köklü ailelerinden birinin kızı ve bugün dünyaca tanınan bir içmimar olan Zeynep Fadıllıoğlu ile Milliyet gazetesi için 1999 yılında yaptığım söyleşinin girişinde doğum günü kutlamalarının bana aynı zamanda cenaze törenlerini anıştırdığını yazmıştım.
Sahiden de insanlar doğum günü partilerine hep illa ki cenaze törenlerinde de olmasını istedikleri kişileri çağırırmış gibi gelir bana.
Daha geniş katılımlı partiler, yüksek sosyetenin pek sevdiği, eskiden beri cemiyet sayfalarında bolca fotoğrafları çıkan açık hava partileri, ala franga tabiriyle garden party’ler ise benim imgelemimde ahirettir, ahiret ortamı. Cennet-cehennem vizeleri henüz dağıtılmadan önceki o toplaşma, kaynaşma. Stilize irem bağlarında kısa bir bekleşme belki.
Tabii bu iki sosyalleşme türünü böyle tahayyül edince insan ister istemez Claude Sautet ya da Luis Bunuel filmlerini de hatırlıyor. Bu iki büyük sinema yönetmeninin burjuvaziye olan kin duygularını böyle sosyalleşme alegorileri üzerinden anlattıkları yapıtları. ‘Mado’ (1976),  ‘Burjuvazinin Gizli Çekiciliği (Le Charme Discret De La Bourgeoisie, 1972) gibi. Belki Marco Ferreri’nin ‘Ölesiye Tıkınmak (Le Grande Bouffe, 1973)’ adlı filmini de mesela.
Yani öyle ya da böyle, bu türden sosyalleşme türleri bir yerinden ölümü, ölüm sonrası imgelerini çağrıştırıyor bence, bana.

Okumaya devam et

Taş duvarların ardında kaynayan neşe

Ahmet Tulgar

Bazen Selahattin Demirtaş’ın gizemini keşfettiğimi düşünüyorum. Bütün bir topluma, kurumlara, örgütlere sanki “Gel oynayalım” diyor. Bu, çok güçlü bir çağrı olmalı. Alttan alta algıladığımız, kabul ettiğimiz bir davet bu. “Gel oynayalım.” (“Bir de oynayalım” yani. Demirtaş’ın her yaptığına, ettiğine sinmiş bu söylem tarihsel olarak böyle anlaşılmalı.) Demirtaş “gel oynayalım” diyor topluma ve katı olan her şey buharlaşıyor. Haliyle nemlenen gövde yeşerecek. Yeni bir şey bu.

Bu çağrıyı, bu daveti ne zamandır almış olmalıyız? Her defasında bunca neşelenmemizin ve elbette heyecanlanmamızın sebebi budur. Hamasetle taş kesmiş, ticaretle iliği kurutulmuş siyaset alanına bu ülkede, tam da böyle bir acı ve şiddet tünelinden geçerken – bu korku tünelinde- hayatlarımıza her defasında katılan bu neşe nereden gelir, nasıl gelir yoksa? Tam da acının odağında, en derin yaranın kabuğunun altında, taş duvarların ardında kaynayan bu neşe, bu her şeye rağmen iyi hissedebilme hali –halimiz- yeni ve müjdeli bir siyaset felsefesi ve pratiği değil mi? Hızla…

View original post 665 kelime daha

Bir simülasyon olarak Yıldız Tilbe

İmkânsız ama Yıldız Tilbe’yi Baudrillard ve Deleuze&Guattari’nin beklediği bir odaya davet etmek (ya da kapatmak) ve bu kıymetli filozofların kendisine biraz nasihat etmesini sağlamak isterdim. Kendi iyiliği için. Filozoflar herhalde onu bundan böyle siyasi bir laf etmeme konusunda ikna ederlerdi. Çünkü sevimsiz oluyor öyle yapınca. Oysa onu çok sevmiştik, değil mi?

Bu arada “Neden Baudrillard ve Deleuze&Guattari?” diye soracak olursanız ise, “çünkü hiç zorlanmadan ve  konuyu zorlamadan bu filozofların kavramlarıyla kolayca anlayabiliyorum ben Yıldız Tilbe’yi” diye cevap verirdim. Onun özgünlüğünün esbabı mucibesini yani.

Bir kere baştan söyleyeyim, çok iyi, çok yetenekli bir müzisyen olmasına rağmen Yıldız Tilbe bununla  yetinmemiş, yetinememiş, kendisinden bir şarkıcı ve besteci simülasyonu üretmiştir. Yıldız Tilbe bir şarkıcı simülasyonu olarak bir kez daha Yıldız Tilbe olmuştur zaman içinde. Bizim televizyonda epeydir izlediğimiz işte bu ikinci Yıldız Tilbe olmalı. Birincisiyle ilgilenmiyoruz artık, o yok.

Okumaya devam et

Şenol Güneş’in fiziki haritası

Trabzon Havalimanı 2017 sonlarında yine tadilata alındı ve bir ay boyunca pist genişletme çalışmaları yapıldı. Trabzonlular’ın ikinci pist talebi de sürüyor.

Ben 2000’lerin başından beri Trabzon Havalimanı’na inmedim. Oysa bu havalimanına inişler ve bu havalimanından kalkışlardaki adrenalin artışını severim. Bu kader anı duygusunu.

Bir yanda deniz, Karadeniz vardır, diğer yanda dağlar, tepeler. Pist bu açılma ve kapanma arasında uzanır. Aslında Karadeniz de handiyse bir iç deniz olduğu için, “iki kapanma arasında” da denilebilir. Ama  yine de benim gibi curcuna denizlere alışkın bir İstanbullu için olmasa bile Trabzonlular için pistin bir yanındaki Karadeniz bir açılma duygusu üretiyor olmalı; diğer yanda kendini tepelere emanet etmiş bu kentte.

Okumaya devam et

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: