Süleymaniye: Bir güzellik duygusu (ve yeni izlenim fragmanları)

Şehirlerin güzellik duygusuna ihtiyacı olur. İnsan eliyle üretilmiş güzelliğin duygusuna.

Şehirlerde ‘doğal güzellik’ çevredir, ‘insan üretimi güzellik’ ise merkeze alınır, şehrin doğal, hak edilmiş merkezine dönüşür.

Tramvaydan indiğimde ona bakıyorum. Her defasında daha 24 saat geçmeden özlemiş oluyorum. Sonra fark ediyorum ki ben Süleymaniye Camii’ne bakarken İstanbul’a bakıyorum aslında. Çünkü İstanbul çok fazla topoğrafya olan bir şehirdir ve Süleymaniye Camii de çok fazla topoğrafya olan bir yapı. Süleymaniye sadece yapı değildir. Yapının topoğrafyaya, topoğrafyanın yapıya dönüştüğü bir yapı-topoğrafya ya da topoğrafya-yapıdır. Çevre merkeze, merkez çevreye dönüşür Süleymaniye’de, Süleymaniye Camii ile. Süleymaniye Camii’nde. Doğal güzellik insan üretimi güzelliğe, insan üretimi güzellik doğal güzelliğe katılır. Bazen Süleymaniye Camii’nin ne kadarının İstanbul topoğrafyası olduğunu düşünmek gerekiyor. Süleymaniye Camii’ne bakarken. Sonra yürümek işine gücüne.

Güzelliği merkeze alan şehirlerde buna uygun incelikli yaşam tarzları oluşur, yayılır.

Süleymaniye Camii, İstanbul’daki güzellik duygusunun hem en önemli kaynağı hem de en önemli hedefidir.

Bu şehrin hayatındaki birçok başka güzellik Süleymaniye Camii’nden etkilenmiş, şarkılar, romanlar, yazılar, resimler ve hatta iyi kötü korunan bir nezaket, incelik ona uyum sağlamak, yaklaşmak için üretilmiştir.

Kalabalık arasından Süleymaniye Camii’ne çıkmak: Nasıl sessizleşti şehir. Nasıl karıştı tarih ile şehir. Tarih ne kadar sessiz. Şimdiki zaman da. Burada tarih şimdiki zamana, şimdiki zaman tarihe karışıyor. Tarihi bir şimdiki zamanda ezan okunuyor. Topoğrafya şimdiki zaman, yapı tarih. Yapı şimdiki zaman, topoğrafya tarih. Doğa tarihe, yapı şimdiki zaman kavuşuyor Süleymaniye’de. Süleymaniye’de ikisi de süreç oluyor.

Bu şehrin yorucu, yıpratıcı hayatında güzelliğin dinlendirici etkisini arayan her bakış o tepeye, o zirveye yönelir, Süleymaniye Camii’ni bulur ve bir süreliğine oraya yerleşir. Okumaya devam et

200. sayı için

200 hafta önce bunu kendimize bile söylemeye cesaret edemezdik herhalde. O ilk sayıyı elimize alıp sokaklara çıktığımızda sadece bir yola çıktığımızı biliyorduk. Gücümüz yettiğince adım atacaktık. Bir haftadan diğer haftaya.
Halkın Nabzı kısa sürede biyoritmimizin dinamosu oldu. Şimdi böyle teknolojiyi çağrıştıran iki sözcük kullandım ama işin teknik kısmı en kolayıydı aslında. Dediğim gibi kısa sürede iş programımız oluşmuştu. Haftalık ajandamızı gazetenin zamanına, çarşamba sabahları okuruyla buluşmasına endekslemiştik. Kar da yağsa hastalık da olsa bir şekilde yetiştiriyorduk. Disiplin olunca oluyordu.
Bizi asıl zorlayan duygulardı. Bazen umutsuzluk, bazen korku, hadi korku demeyelim de, tedirginlik, bazen de kırgınlık, ancak bıkkınlık asla.
Her hafta okurlarımıza karşı sorumluluğumuz artıyordu. Öyle alıştırıp, güven verip sonra da kaybolmak olmazdı. Bunu yapmayacaktık. Okumaya devam et

Buğulu çocuklar

İnsan zaman zaman dışarıya ihtiyaç duyar. Uzaklara. Bir acıdan, bir tokattan, bir dayaktan, bir ayrılıktan, bir sevgisizlikten sonra. Bazen sadece ters bir bakıştan, yan bir bakıştan sonra. Bazen de sırf sıkıntıdan.

Çocuk insan da ister bazen dışarıyı. Sokağı. Sırf oyun oynamak için değil. Bir yol tutturup kendince, çekip gitmek için buralardan. Belki bir rüyanın ardından, belki katı, yol vermez bir gerçeğe sırtını dönerek.
Dışarıdaki hava, o rüzgar, o esinti, gün boyu batmayan güneş, gece gökyüzünde yıldızlar kırpış kırpış; iyi gelecektir ona artık bu saatten sonra. Okumaya devam et

Fotoğraftaki şenlik: Devrim

Devrim bir kavuşmadır, bir buluşma. İki sevgilinin buluşması: Öncünün ve halkın. Tek taraflı bir aşkın aktörünün, öncünün, sevgili halkının sevgisini kazanması. Vuslat anı. Geçmişin ve geleceğin.

Devrim, bir yerlerde çoktan işlemeye başlamış olan geleceğin, uzaklardaki, geçmişteki bir geleceğin, öncünün geleceğinin şehrin kapılarına dayanması, şimdiki zamanın, şehrin ve iktidarın şimdiki zamanının içinden geçerek, şimdiki zamanın sokaklarından geçerek, şehrin meydanlarında bayraklar ve marşlarla ortaya çıkmasıdır.

Devrim, şimdiki zamanın ortasında, ortalık yerinde, geleceğin ayyuka çıkmasıdır.  Okumaya devam et

Yoldaşlık öğretmeni

 

 

Gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni, benim 7 senedir her günümün büyük bölümünü beraber geçirdiğim, bana yoldaşlığın ne olduğunu öğreten insanın; İshak Karakaş’ın kitabı ‘Barışa 100 Adım’ 30 Haziran’da yayımlandı. Kitabını matbaadan almaya beraber gittik. Kitabını eline aldığı an fotoğrafını çektim. Kitabını atfettiği torunu Arjen Aras’ın doğduğunu haber aldığı an da İshak’ın fotoğrafını ben çekmiştim. İkisini de bu yazıya iliştirmek isterim.
Anlaşıldı bu bir kitap tanıtım yazısı olmayacak. Çünkü ne zaman İshak’la ilgili bir şey anlatmak istesem arkadaşlığımızın kronolojisinden bir şey ya da bir şeyler daha diziliyor yanına. Uzun yoldaşlıklar, derin ve yüksek topoğrafyaların, yan yana olsan da geniş coğrafyaların duygusunu uyandırıyor insanda. Gerçek de bu zaten. Bütün iniş ve yükselişlerde ve adı üstünde yolculuklarda yan yana kalabilmekte, yoldaşlığın sırrı.
İshak’tan çok şey öğrendim. Okuldayken de iyi bir öğrenciydim. Yoldaşlık mektebinde de öyleymişim ki, sürdü ve sürüyor. Sürsün böyle. Okumaya devam et

Efsanevi ve dünyevi emek

taş ocağı 2

Taş ocakları insanın dünya üzerinde bulunuşundaki kararlılığı ve ihtişamı sergilediği kadar, insanın dünyadan başka bir şeyi, başka bir mülkü olmadığı duygusunu da uyandırır.

Dünyadan başka gidecek bir yeri ve böyle bir niyeti de olmadığı duygusunu.

Bizi hem efsane ve hikâyelere hem de gündelik hayatın yorucu gereksinimlerine gönderir taş ocakları.

Taş ocakları sevgiliye ulaşmak için dağları delen efsanevi aşıkları da düşündürtür bize, sevdiklerimizle olacağımız bir barınak için bu dünyanın taşına toprağına ne çok ihtiyacımız olduğunu da.

Taş ocakları bizim dünyayı değiştire değiştire evimiz yapış sürecimizin göstergeleridir aynı zamanda. Dünyayı değiştirerek dünyaya yerleştiğimizin.

Taş ocakları yakınlarından geçtiğimizde dünyaya, dünyanın taşına toprağına minnet duymamıza yol açar.

Taş ocakları, girince dünyadan ve dünyada olanlardan muaf olduğumuzu sandığımız, girince dünyaya kapandığımızı sandığımız evlerimizin, profesyonellik adına her tür acımasızlığa yol verilen işyerlerimizin dünyanın topoğrafyasından kopardığımız parçalar olduğunu hatırlatır bize.

Dünyanın topoğrafyasından, inişinden, çıkışından, dağından tepesinden, yollarından bize nasip olmuş bir parça işte: Evlerimiz, kentlerimiz. Okumaya devam et

Umut yolculuğu

cancun-su-alti-muzesi

İnsan denizin dibine inmek, denizin dibini görmek ister. Çünkü derinlik kavramı insanı çeker. İnsanın denizin dibine olan merakı dünyanın sırrına, sırlarına vakıf olma isteğinden, dünyanın sırrına, sırlarına merakından kaynaklanır. İnsan denizin dibine inerken, denizin derinliklerine dalarken içinde hep dünyanın bir sırrıyla, dünyanın sakladığı bir şeyle karşılaşma umuduyla yapar bunu.
İnsan sırların hep derinliklerde, hep derinde saklı olduğu tecrübesiyle dünyanın derinine inebileceği tek yol olan bu yöndeki deniz yolunu, denizin dibi yönündeki bu yolu, sualtı yolunu işte bu sırra, sırlara ulaşmak için seçer. Dünya da denizin dibinde, sualtında sırrını, sırlarını ele vermese de sırlı, sürprizli bir yer olduğu duygusunu iyice pekiştirir insanın.
İnsan denizin dibine dünyanın ruhunun derinliğine, ruhunun derinine inme umuduyla iner. Denizin dibine yolculuk psikolojist bir yolculuktur. İnsan dünyanın ruhunu, dünyanın bunca savaş, bunca çevresel felaket, doğaya böylesine büyük saldırılar, insana böyle yoğun saldırılardan sonra iyice kaybolmuş, uzağa düşmüş ruhunu bulma, tanıma umuduyla iner. Dünyaya yakından bakma umuduyla. Kaybettiği dünya ile, dünyanın büyüklüğü ile, dünyanın büyüklük imgesiyle karşılaşma, onu yeniden hissetme umuduyla. Okumaya devam et

%d blogcu bunu beğendi: