Edebiyat: Şefkatli Bilgi

Bütün tarihine, geleneğine, akımlarına, insanlık kültüründeki ihtişamlı yerine ve saygınlığına rağmen edebiyat kendisini her zaman samimi ve saygılı bir tevazu ile ortaya koyar. Estetik ve ideolojik zenginliğinin yanında çokca olgusal bilgi içerdiği de daha ilk okuyuşta görülse de, hele ki bilgilendirme, bilgi verme işlevini ve etkisini elden geldiğince vurgulamaktan, öne çıkarmaktan kaçınır edebiyat. Olgusal bilginin fazlaca öne çıkmasının eserinin estetik etkisini yaralayacağını bilir edebiyatçı. Hisseder. Okurla arasındaki ilişkinin zedeleneceğini. Okurun haz alımını akamete uğratabileceğini.
Böylece edebiyatın bir bilgi türü olduğu gerçeği sık sık unutulur ya da üzerinde durmamak tercih edilir. Hem yazar tarafından hem de okur.
Halbuki insanın kim ve ne olduğunu bir dogma ve ceza sistemi üzerinden açıklayan dinin otoriter ve tavizsiz iddiası ile bilimin insanı anlamadaki kibirli ampirizminin yanında edebiyat bu tevazusuyla çok daha davetkâr ve samimidir ve belki de doğası gereği her ikisinden de daha gerçekçidir. Şefkatli bir gerçekçiliktir onunki insanı anlatırken.
Edebiyat, din ile bilimin yanında şefkatli ve derin bir bigi türünün kapılarını açmıştır. Okumaya devam et

Reklamlar

Atatürk’ü kimselere oynatamamak

Atatürk’ün sinema perdesi ve televizyon ekranındaki temsilinde karşılaşılan problem, Cumhuriyet tarihinin popüler bir söylemini anıştırıyor: “Bize yeni bir Atatürk lazım.”
    İki paralel çizgide birden süren bir arayış ve her defasında bir tatminsizlik, umarsızlık hali söz konusu.
    Roland Barthes’ın dediği gibi: “İlk aşkını unutamayan bir daha aşık olamaz.”
    Ama bir yandan da toplumumuz her yeni politikacıyı “İkinci Atatürk” olarak en azından bir süreliğine adlandırmaya, kabul etmeye hazır.
    Bırakınız ulusal, (hatta daha çok) dünya sinemasında bile Atatürk’ü oynayacağı iddia edilmeyen, oynaması için ciddi ciddi teklif götürülmeyen aktör ise kalmadı gibi.
    Birinci davranış biçiminin en izansız, en ölçüsüz örneği Atatürk ile Tansu Çiller’in portrelerinin içiçe geçirilerek bir çerçevede tek bir çehre elde edilmesiydi ki bu şeref eski bir Genelkurmay Başkanı’na, Doğan Güreş Paşa’ya aittir.
    Sinematografik arayışın absürd örneği ise sarı saçları, mavi gözlerine meftun olduğumuz Ata’yı oynaması için Latin esmeri Antonio Banderas’a öneride bulunulmasıdır.
    Ama daha kimlerden oluşmuyor ki, oluşmadı ki “proje Atatürkler” kataloğu, kastı? Okumaya devam et

Ebu Gıreyb’te aynalar

Ebu Gıreyb cezaevinden önümüze gelen fotoğraflar, dünya toplumunun Irak halkı ile yeniden özdeşlik kurmasına, özdeşleşmesine yol açıyor. Amerikan savaş makinesinin; yerkürenin hayli büyük bir kısmında geçerli olan anti-Arap, anti-İslam ideolojik öğelerle inşa ettiği ve savaşın başından itibaren de gece görüş cihazlarının yeşil karanlığında, bilgisayar monitörlerinin gri sisinde netlik ayarını bozduğu; ama fiyakalı kefiyesini, ak fistanını ise vurgulayarak genel estetik ideolojisinden dışlayıp yabanıl kıldığı bir “Öteki”nin, “Öteki olarak Iraklı”nın, Ebu Gıreyb fotoğraflarında “Biz”, “Ta kendimiz” olduğunu saptıyoruz yeniden, bütün çıplaklığıyla.
Bütün çıplaklığıyla, çıplaklıklarıyla bizimki, sevgililerimizinki gibi vücutlar gördük, görüyoruz gazetelerde. Ve bu gördüklerimizin hemen ötesinde, derininde: Ruhlar, aşklar…

Okumaya devam et

“Başka şeyi olmayan, karizmaya sığınır”

     

    Hayatın, Beyaz Türkler’e bir kastı olmalı. Türkiye’yi minimalist salonlarının, tıraşlı bahçelerinin aynısı yapmak misyonuyla malûl köşe yazarlarına da.
Fatih Terim’i bir ayakkabı çekeceği edinmeye ya da en azından parmağını kullanarak ayakkabısını tam giymeye ikna etmek için dillerinde tüy bittiği günler dün gibi. Daha Terim’in, Armani, Moschino ceketlerinin omuz dikişlerini attıran delikanlı gölgesini kovamamışlar, şimdi bir de Şenol Güneş’e hızlandırılmış karizma kursu verecekler.
Türkiye’yi 47 yıl sonra yeniden bir Dünya Kupası’na taşıyan Şenol Güneş, genç bunama politikacıların, hortumcu işadamlarının ısıtılıp ısıtılıp önümüze konduğu bir dönemde sırf rolünü iyi ezberlemediği için sorgulanıyor.
İşte bu yüzden, sanırım sırf bu yüzden, Şenol Güneş de bütün bir Türk futbol ideolojisini kâh orasından kâh burasından çekiştirerek paralıyor. Ve kahramanlık söylemleri, emperyal lakaplar, vizyonlu misyonlu Özalist dil delik deşik oldukça önünü görüyor. Mütevazı manzarayı.

Sürekli “Beni kahraman yapmayın” mesajı veriyorsunuz. Neden?
     Sadece beni değil, işini yapan kimseyi kahraman yapmasınlar. Birini dev aynasına koyup yok ediyoruz. Onu olmadığı bir şey haline getiriyoruz. Büyük bir yalnızlığa itiyoruz. Hem bütün sorumluluk ona yüklenmiş oluyor, her hatanın hesabı ondan soruluyor hem de insanlar korktukları için ona kendilerini ifade edemiyorlar. Düşünce ortamı ortadan kalkıyor.

Bir de “ben” yerine “biz” demeyi tercih ediyorsunuz. Mütevazılıktan mı yapıyorsunuz bunu yoksa pratik bir yararı oluyor mu bu tutumunuzun da?
     Bir maçta belli bir sonuç alındı. “Bunu ben yaptım.” “Her şeyi ben yaptım.” Ben demesem bile, bana birileri dese… Ben de inansam… Böyle bir havaya girsem… Bir süre sonra yakınlarımdan koparım. Sonra da, ister istemez, bu dünyanın düzenidir, hiçbir sonuç aynı gitmez, yükseliş ve düşüş olur, o düşüş esnasında dostlarımı bulamam ve bunalıma girerim. Sahiden de ben bu işi tek başıma yapmadım ki. Benim teknik heyetim var, benim oyuncularım var, bak yine “ben” dedim. “Ben” çok kötü bir laftır.

Ama Türkiye toplumu “kahraman” söylemini seviyor galiba. Bundan yararlanmayı denesenize.
     Evet, biraz sempatik yapıyor. Eh, biraz alıştırıldı kahramanlara. Ben bu eğilimin karşısında duruyorum. Elimden geleni yapıyorum ve elimden geleni yaptığımda başarısız olmuyorum. Bana başarılı olmanın yollarını sorsanız söyleyemem ama başarısızlığa neyin yol açtığını söyleyebilirim. Herkesi memnun etmeye çalışırsanız, başarısız olursunuz. Zaten herkes sizden memnunsa başarısızsınız demektir.

İmparatorlukları, krallıkları kendinize yakıştırmıyor musunuz?
     Asla. Şenol Güneş varken, ne lüzumu var imparator olmanın, kral olmanın? Ben adamım. Adamlık nedir? Çalışkanlık, dürüstlük, üretkenlik, paylaşımcılıktır, ülkeye hizmettir. Eğer unvanlarla yaşasaydım, ben olmazdım. Bırakın unvanları, şan, şöhret, para bile insanı mutlu etmiyor.

Nasıl yani? Memnun değil misiniz şu konumunuzdan?
     Ben küçük bir çocukken, bizim evimizde buzdolabı, televizyon yoktu. Ama mutluydum. Deniz kenarında oturuyorduk Trabzon’da. Deniz tertemizdi. Hamsisinden midyesine kadar yerdik tenekenin üstünde pişirip. Fakirdik ama bana göre o kadar zengindik ki. Şimdi her imkânım var ama paramla aldığım meyveler hormonlu. Deniz kenarında konforlu bir evim oldu ama deniz kirlendi, denize giremiyorum. Zenginim şimdi ama sadece ekonomik olarak. Bu büyüme trendi hepimizi mahvediyor.

Okumaya devam et

Erkekler baştan yeniktir


   Fatih Terim’in yaptığı el hareketi, bakılan yere bağlı olarak sevimli, çocuksu, gülünç, acınası ya da sempatik bulunabilir. Ama şiddet çağrıştırmıyor ve provokatif değil. Tribünlerdeki gerilimi bırakınız tırmandırmayı, azaltmıştır bile.

   ‘Nah’ın bu versiyonunun, yani baş parmağı ikinci ve üçüncü parmaklar arasına sokarak kurulan bu manuel cümle, jest Türkçesi’ne nasıl girdi, bedensel etimolojideki kökeni nedir, araştırma konusu ama zaman içinde edindiği mecazi anlamları onu maşist, fallik ve despotik olmaktan uzaklaştırmış, demokratik ve barışçıl kılmıştır. 

Okumaya devam et

İstanbul bakışını kaybetmek

İstanbul hâlâ güzel bir şehir olarak kalabiliyorsa, bu gücü en çok, hatta artık tümüyle topoğrafyadan, yani şehrin coğrafi ve jeolojik doğasından alıyordur.

Bu kentin gördüğü en büyük vandalizmin, yaparmış gibi yaparak aslında yıkan azmış bir inşaat sanayinin diktiği binalar kente tarih boyunca insan eliyle eklenmiş güzellikleri öyle bir kuşatmış, gökdelenler şehrin doğası ile tarihinin ışık oyunlarıyla parıldayan o siluetini öyle bir yerle yeksan etmiş durumda ki, o tepeler, o su yolları, yükseltiler, kıvrımlar, o dantela, o buruşuk kadife, jeolojinin bu hiçbir geometriye sığmaz dansı olmasa el yordamıyla zor bulacağız artık kentimizi, kentimizin aslını. Okumaya devam et

Sürtünme

“Şarkı acının içinden umudu çıkarırken meydana gelen sürtünmenin sesidir.” ‘Çocuklar ve Canavarları’ adlı romanım bu sözle başlıyor. Mart 2012’de yayımlandı.

Bu gece ise eve geldim. Bir mum yaktım. Pearl Jam dinledim. Hâlâ dinliyorum. Acıyı kaldırmaya çalışıyorum.

Üzerimde. Beni kanepeye boylu boyunca uzatan acı. Acıdır.

Gün boyu etrafa bakınmak yetti. Okumaya devam et

%d blogcu bunu beğendi: