Şarkı Yazarı Olarak Yazar

Bugün Darkness on the Edge of Town’ı (‘Şehrin Kıyısındaki Karanlık’: Springsteen’in 1978’de çıkan albümü) dinlediğimde, Bruce Springsteen’in müziğinin hayatımın üzerindeki etkisinin ne kadar güçlü olduğunu hatırlıyorum.

1978 yılı benim için önemli bir yıldı. Belki ülkemin tarihinde de önemli bir yıl. Gençliğin isyan ve protestoları 1978’de doruk noktasına ulaşmıştı ve sonunda 1980’deki askeri darbeye gelindi.
Darkness’in çıktığı yıl ben de kendimi sol hareketin bir sempatizanı ve Bruce Springsteen’in bir hayranı olarak tanımlamaya başlamıştım ki, bu iki şey hayatımda bugün de geçerliliğini sürdürüyor.
1978’de ben Türkiye’nin en ayrıcalıklı okullarından birini, Avusturya Lisesi’ni bitiriyordum, okulun korumacı ve disiplinli sistemini terk ediyordum ve sokaklara adım atıyordum.
Okulu bitirmiştim ve Darkness on the Edge of Town yeni çıkmıştı.
‘Badlands’ kulaklarımda bir marş gibi yankılanırken, hayatımın ilk siyasi yürüyüşüne katılıyordum. Şehrim İstanbul’un kıyısında gerçekleşen bu yürüyüşün duygusu o gün hayatıma kök saldı. Bruce da. Bruce Springsteen’in şarkıları hayatımın ilmekleridir.
Yukarıdaki yazıyı Lawrence Kirsch Communications tarafından Kanada’da Bruce Springsteen’in 1978 tarihli ‘Darkness on the Edge of Town’ albümü ve takip eden turnesine ilişkin olarak hazırlanan bir derleme için yayıncı Kirsch’in isteği üzerine yazdım ve ‘The Light in Darkness’ adıyla 2009 yılında yayımlanan kitabın 74’üncü sayfasında yer aldı.
İşte ‘Hayatımın İlmekleri’ başlığını koyduğum bu yazı da beni yine otobiyografik bir şeyler yazmaya yöneltmişti. Nasıl oluyordu da, Amerikan taşrası diyebileceğimiz New Jersey’den şarkılar söyleyen bir adam her defasında beni kendi hayatımı anlatmaya, düşünmeye itiyordu?
Ben her hayat hikâyesinin bir müzikalitesi olduğuna inanırım. Bir melodisi olduğuna. Ben kendi hayatımın melodisini bazen şehrin o koca gürültüsü içinde bile duyarım, gizli gizli dinlerim. Belki de zaten şehrin gürültüsü dediğim şey benim melodime hemşehrilerimin tuttuğu ritimdir. Bu yüzden romanlarımın, öykülerimin kahramanlarının hayat hikâyelerini anlatırken de müzikal olmasına çabalarım.

Continue reading →

Reklamlar

Türkiye burjuvazisinin kısa tarihi: Kuşağa kuşağa, servetten cep harçlığına

Bir ailenin kuşaktan kuşağa gelişimi, aşama aşama yükseliş ve düşüşü edebiyatın sevdiği bir temadır. Özellikle klasik romanın. Her ne kadar Amerikan popüler kültürünün yol açıcılığıyla sonradan bu ‘büyük ve zengin aile soy ağacı’ konuları en sabunlu, en yıvışık televizyon dizilerine kadar düştüyse de, örneğin Thomas Mann’ın yazarına Nobel getiren 1901 tarihli Buddenbrooks adlı kitabı, bir burjuva ailesinin epik hikâyesi olarak hâlâ dünya roman sanatının zirvesindeki yerini muhafaza etmektedir. Bir başka Nobelli yazar, Orhan Pamuk’un ‘Buddenbrooks’un Türkçe muadili diyebileceğimiz ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ romanı da aynı temadan yola çıkar, aynı temada yol alır. Bir üretici güç olarak parayla serpilip yükselen ve aynı hızla para yüzünden eskiyip çöken bir sosyolojik sınıf ve onun üretim ve insan ilişkileri epey dramatik ve trajik öğe barındırır kısa tarihinde ne de olsa.
Thomas Mann, bir büyük burjuva ailesi olarak Buddenbrook’ları dört kuşak üzerinden anlatıyor. Romanın alt başlığı ‘Bir Ailenin Düşüşü (Verfall einer Familie)’. Tabii Thomas Mann, bir 19’uncu yüzyıl burjuva düşüşünden bahsediyor. Bir de 21’nci yüzyıl burjuva düşüşlerini görseydi… Marksist açıdan baktığımızda artık sadece yeni ve yenileyici üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin önünde bir engel teşkil eden ve bu yüzden de hızla çürüyen burjuvazi, üzerine dört kuşaklık bir roman yazılamayacak kadar gülünç ve basit durumlara düşürüyor bundan böyle kendini. Continue reading →

Güler Sabancı’nın pandomim dansı

Güler Sabancı’nın bir grup işadamı ve işkadını (üstüme gelmeyin, “işinsanı” demeyeceğim; ‘işinsanı’ kullanımındaki siyaseten doğruculuğun kavramsal, ‘insan’ sözcüğünün anlamsal iyicilliği fazladan bir olumluluk katıyor zaten tuzu kuru bu kimliklere) ile katıldığı Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın sunumundan çıktıktan sonra söylediği sözlerden çok jest ve mimiklerine bakın. Sanki bir pandomim sanatçısının gölgesini giyinmiş üzerine. Sanki bir ‘jestiküler pelerin’ var sırtında.

Sağ kol durmaksızın sağa doğru yaylanarak uzanıyor ve sağ el sağdaki görünmez bir duvarı iteliyor, bu arada sol el geri, göğüse doğru çekilip sanki savunmaya hazırlanmış, oysa sağını açık bırakıp solunda birikmiş gazetecilerin ürkekliğini, buradaki engelin zayıflığını çoktan çoktan fark etmiş, onlarla işi bitince sol kolu ile bu engeli de itecek; vücut da aynı anda sağa sola, öne, arkaya kaykılarak, saçlarıyla beraber savrularak, bir ara hafifçe çömelircesine alçalarak hareketlenmiş, elleri, kolları ve vücudunun tamamıyla o pek sevdiği, iyi de becerdiği, yıllarca Sait Sökmen’den dersini aldığı danslardan birini yaparcasına temsilî bir pistte kendisine yer açıyor o an Güler Sabancı. Öyle ya da böyle, bir alanını genişletme, bedeninin sınır hatlarının dışına, daha geniş bir alana yayılıp, kendinden daha fazla bir yeri kaplama çabası, uğraşı ya da bu hakkı kendinde görüp ona göre davranmanın coşkusu, rahatlığı.

Continue reading →

Sınıflararası bir fantezide gizlenenler

Seda Sayan’ın bir televizyon programında manken Ece Gürsel’e hamile kalmak için sperm bankasına gitmek yerine kendisini bir inşaat işçisinin döllemesine açmasını önermesi konusu, elbette “kadının fantezisiymiş” diye geçiştirilip, ardına da çok haklı ve önemli -ama magazinsel- her ota pota Türkiye’de berberlerden tuafiyecilere kadar her tür meslek grubu adına protestolar yapıldığı için maalesef arada güme gidecek bir kurumsal protesto bildirisi eklenerek kapatılabilir.
Her yıl binleri bulan iş cinayetlerinin işlendiği, çılgın inşaat projelerinde hayatlarını kaybeden işçilerin inşaat alanlarına gömüldüğü bu ülkede, olur ha birinin böyle bir fantezisi olsa bile –ki fantezi de işte ayıp yasak dinlemiyor- yine de böyle küt diye, hem de güle oynaya ifade edildiğinde insanı rahatsız eden, acıtan bir şey oluyor.
Yoksa bir diğer uçta inşaat işçilerini zor ve acımasız çalışma koşulları sebebiyle bir tür labor-martyr’lere (emek şehiti) mertebesine yükselteceğim diye püriten bir ahlâkçılıkla şehvet ve arzudan arındırırak insanı makine paradigmasıyla düşlemleyen homo ex machina kimliğinden bir fazlasını atfetmemek de bir başka acımasızlık aslında.

Continue reading →

Kılıçdaroğlu: Bir dijital sessizlik

Bütün dijital cihazların, bilgisayarların şu meşhur 0-1 işleyiş sistemini biliyorsunuzdur. Kısaca şöyle: Dijital cihazlar tuşlara basarak yaptığımız bütün hareketleri, verdiğimiz itkileri, gönderdiğimiz sinyalleri 0 yani ‘yok’, 1 yani ‘var’ rakamlarına tercüme eder. Cihazımız çalışırken içinde durmaksızın böyle ‘mantıksal 0’ ya da ‘mantıksal 1’ diye tabir edilen işaretler oluşur. Anlamlı metinlerin dijital karşılıklarına dönüşür bunlar art arda sıralandıklarında. Bu mantıksal 0-mantıksal 1 ‘ikiliğini (düalizm)’ birçok şekilde tercüme edebilliriz: ‘Güç yok’-‘güç var’, ‘ışık yok’-‘ışık var’, ‘ses yok’-‘ses var’…
Eğer günümüzün Türkiye siyasetçileri birer kompüter olsaydı, bu işletim prensibine göre Kemal Kılıçdaroğlu dünyanın sadece ‘0’ ile çalışan ilk kompüteri olurdu. Kemal Kılıçdaroğlu, sadece ‘olmamalar’, ‘iktidarsızlıklar’, ‘sessizlikler’, ‘susmalar’ ile siyaset yapıyor, devlete de, hükümete de, taraftarlarına da, kamuoyuna da sessizliğinin sesiyle -Art Garfunkel&Paul Simon’ın ‘The Sound of Silence’ (Sessizliği Sesi)’ adlı şahane şarkısını hatırlıyorum burada- evet, üzerine sustukları, konuşmadıkları, sakladıkları, kendisine ve partisine dair unutturmak istedikleriyle mesajlar gönderiyor, rengini, tavrını belli ediyor, diyalog kuruyor, genel olarak siyasetçi işlevini görüyor. Sadece mantıksal sıfırlarla.

Continue reading →

Komünizmin erbezi

Can Yücel ile Yüksel Arslan’ın üretimlerinde bir paralellik saptarım; ötesi, bu iki sanatçıyı, biri şair, diğeri ressam, fiziksel olarak da birbirine benzetirim. Ama cüsseleri, görüntüleri işin cabasıdır, ya da “tuzu biberi” diyeyim, ancak her ikisinin de tutkulu birer Marksist olması konumuz itibarıyle önemli. Buna geleceğim.
Can Yücel, şiirinde, Yüksel Arslan, resminde sıkça bıçak sırtında yol alıyor, her ikisi de sık sık erkek tenasül organı ile oynuyor, üstelik bunu yaparken organı bütün şairane ya da plastik imgelerinden sıyırıyor ve salt biyolojisini konu ediniyorlar. Yine de yaptıkları bir fallus yüceltimi olmuyor.
Yüksel Arslan, salt işlev sahasında tuttuğu erkek tenasül organını tablosuna koymadan önce hayvanileştirerek diğer memelilerinkinin yanında doğa bilimleri dersliklerindeki gibi bir türler tableau’suna (tabela) yerleştirme yoluyla fallus yüceltimi tuzağından kurtarıyor kendini; Can Yücel ise kendi bireyselliğine, kendi bireysel yaşantısına-trajedisine katarak, yenilgilerin ertesinde yalnızlığıyla sıvazlayarak, tarih içinde bunca kudret atfedilmiş fallus’u şefkat uyandırıcı bir biçareliğin simgesi durumuna getiriyor.

Continue reading →

Kadir İnanır’ın gülümsemesi

Her gülümseyiş bir alan açmadır. Yüzün gülümserken genişlediği halden katbekat daha geniş bir alan. Daha yeniyetmeyken de o alana yerleştiğim, o alanda kendime bir yer bulduğum olurdu. Bir gülümsemeye muhatap olmanın önünde, karşında geniş bir alan açılması olduğunu daha o zamanlar anlamış olmalıydım. O sıralar Cihangir’den Fındıklı’ya inen merdivenli yokuştaki Marmaris Apartmanı’nda oturuyordu. Hızla üne kavuşmaktaydı ve biz, bakkalın önünde eğleşen çocuklar, bunun farkındaydık. Bordo BMW’siyle geçerken “Kadir Abi” diye hep bir ağızdan seslenirdik. Arabasını yavaşlatır, ayna camlı güneş gözlüğünü çıkartır ve bize gülümserdi. Ben o açılan alana bir ayrıcalık elde etmiş hissiyle birkaç saniyeliğine yerleşirdim. Kısa sürüyordu ama sıcak bir yerdi. O gülümseyiş işte on yıllar sonra, toplumsallaşmasının belli bir aşamasında bütün halkın sığacağı bir alan açmaya kalkışacaktı: Kadir İnanır’ın gülümsemesiydi bu. Continue reading →