Yoldaşlık öğretmeni

 

 

Gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni, benim 7 senedir her günümün büyük bölümünü beraber geçirdiğim, bana yoldaşlığın ne olduğunu öğreten insanın; İshak Karakaş’ın kitabı ‘Barışa 100 Adım’ 30 Haziran’da yayımlandı. Kitabını matbaadan almaya beraber gittik. Kitabını eline aldığı an fotoğrafını çektim. Kitabını atfettiği torunu Arjen Aras’ın doğduğunu haber aldığı an da İshak’ın fotoğrafını ben çekmiştim. İkisini de bu yazıya iliştirmek isterim.
Anlaşıldı bu bir kitap tanıtım yazısı olmayacak. Çünkü ne zaman İshak’la ilgili bir şey anlatmak istesem arkadaşlığımızın kronolojisinden bir şey ya da bir şeyler daha diziliyor yanına. Uzun yoldaşlıklar, derin ve yüksek topoğrafyaların, yan yana olsan da geniş coğrafyaların duygusunu uyandırıyor insanda. Gerçek de bu zaten. Bütün iniş ve yükselişlerde ve adı üstünde yolculuklarda yan yana kalabilmekte, yoldaşlığın sırrı.
İshak’tan çok şey öğrendim. Okuldayken de iyi bir öğrenciydim. Yoldaşlık mektebinde de öyleymişim ki, sürdü ve sürüyor. Sürsün böyle. Okumaya devam et

Efsanevi ve dünyevi emek

taş ocağı 2

Taş ocakları insanın dünya üzerinde bulunuşundaki kararlılığı ve ihtişamı sergilediği kadar, insanın dünyadan başka bir şeyi, başka bir mülkü olmadığı duygusunu da uyandırır.

Dünyadan başka gidecek bir yeri ve böyle bir niyeti de olmadığı duygusunu.

Bizi hem efsane ve hikâyelere hem de gündelik hayatın yorucu gereksinimlerine gönderir taş ocakları.

Taş ocakları sevgiliye ulaşmak için dağları delen efsanevi aşıkları da düşündürtür bize, sevdiklerimizle olacağımız bir barınak için bu dünyanın taşına toprağına ne çok ihtiyacımız olduğunu da.

Taş ocakları bizim dünyayı değiştire değiştire evimiz yapış sürecimizin göstergeleridir aynı zamanda. Dünyayı değiştirerek dünyaya yerleştiğimizin.

Taş ocakları yakınlarından geçtiğimizde dünyaya, dünyanın taşına toprağına minnet duymamıza yol açar.

Taş ocakları, girince dünyadan ve dünyada olanlardan muaf olduğumuzu sandığımız, girince dünyaya kapandığımızı sandığımız evlerimizin, profesyonellik adına her tür acımasızlığa yol verilen işyerlerimizin dünyanın topoğrafyasından kopardığımız parçalar olduğunu hatırlatır bize.

Dünyanın topoğrafyasından, inişinden, çıkışından, dağından tepesinden, yollarından bize nasip olmuş bir parça işte: Evlerimiz, kentlerimiz. Okumaya devam et

Umut yolculuğu

cancun-su-alti-muzesi

İnsan denizin dibine inmek, denizin dibini görmek ister. Çünkü derinlik kavramı insanı çeker. İnsanın denizin dibine olan merakı dünyanın sırrına, sırlarına vakıf olma isteğinden, dünyanın sırrına, sırlarına merakından kaynaklanır. İnsan denizin dibine inerken, denizin derinliklerine dalarken içinde hep dünyanın bir sırrıyla, dünyanın sakladığı bir şeyle karşılaşma umuduyla yapar bunu.
İnsan sırların hep derinliklerde, hep derinde saklı olduğu tecrübesiyle dünyanın derinine inebileceği tek yol olan bu yöndeki deniz yolunu, denizin dibi yönündeki bu yolu, sualtı yolunu işte bu sırra, sırlara ulaşmak için seçer. Dünya da denizin dibinde, sualtında sırrını, sırlarını ele vermese de sırlı, sürprizli bir yer olduğu duygusunu iyice pekiştirir insanın.
İnsan denizin dibine dünyanın ruhunun derinliğine, ruhunun derinine inme umuduyla iner. Denizin dibine yolculuk psikolojist bir yolculuktur. İnsan dünyanın ruhunu, dünyanın bunca savaş, bunca çevresel felaket, doğaya böylesine büyük saldırılar, insana böyle yoğun saldırılardan sonra iyice kaybolmuş, uzağa düşmüş ruhunu bulma, tanıma umuduyla iner. Dünyaya yakından bakma umuduyla. Kaybettiği dünya ile, dünyanın büyüklüğü ile, dünyanın büyüklük imgesiyle karşılaşma, onu yeniden hissetme umuduyla. Okumaya devam et

Khlebnikov, Murat Belge ve ben

Bir edebiyat ve cezaevi olayı

20160527_211130

İlk öykülerimi cezaevinde yazdım. 1980’li yılların ortasında. İlk Murat Belge’ye okuttum. Cezaevinden gönderdim ona ilk öykülerimi. Hâlâ hatırlarım, askeri cezaevinden sivil cezaevine nakledildiğimde ancak, bana teslim edildiğinde övgü dolu mektubu Murat Belge’nin, duyduğum sevinci. Tahliye olduğumda ‘Evsiz Ülke Hikâyeleri’ adıyla BFS Yayınları tarafından yayımlandı ilk öykülerim. İlk kitabım oldu. Şubat 1989’da.

Sivil cezaevindeki günlerimde ise bir yandan da şiir çevirileri yapıyordum. Almanca’dan.
Hans Magnus Enzensberger önemli bir Alman şair, yazar, yayıncıdır. Politik bir kişiliktir de. Olması gerektiği gibi. 1965 ile 1975 yılları arasında Kursbuch adlı bir dergi yayımladı Enzensberger. Siyaset ve edebiyat üzerine bir dergiydi Kursbuch. Daha sonra Avrupa sol hareketler tarihinin bu önemli 10 yılına entelektüel bir müdahale olan bu dergi incecik kağıtlara küçücük hurufat ile yeniden basılarak iki cilt halinde yayımlanmıştı. Viyana’ya gittiğimde heme almıştım.
Cezaevinde bu ‘Kursbuch’ adının faydasını gördüm. Cezaevi idaresi, içinde çok sayıda sol klasiğin tamamının da sayfalarında yer aldığı bu kitabın bir kurs kitabı, bir eğitim kitabı olduğuna ikna olup bana teslim etmişti annemin ziyarete gelirken getirdiği bu iki cildi.
Rus fütürist şair Velimir Khlebnikov hakkında yazılara ve şiirlerinin Almanca çevirilerine işte bu Kursbuch’ta rastladım. Okumaya devam et

Göze batmış mutluluk

çocuk işçi

Çocuk işçiler sadece ekonominin değil belki de zaten yine bir ekonomi birimi olan ailenin de en çıplak ve acımasız gerçeğini ortaya koyuyor: Ucuz, dirençsiz ve pratik işgücü.
Hayat boyu karşılaşılacak bütün adaletsizliklerin öncelenmiş, öne çekilmiş, öne alınmış halidir çocuk işçiler.
Kapitalizmin acelesi.
Sömürünün iştahı.
Oysa dünyayı çocuklara alıştıra alıştıra vermek gerekir.
Ciğerlerine dolan o ilk soluğun çığlığından sonra bir durup beklemek lazımdır.
Evet, kapitalizmin bu dünyada insana verip verebileceği pek de başka bir şey yok, evet, dünya, çocuğun hayalindeki gibi bir yer değil.
Ama tam da çocuğun tahayyül ettiği gibi olmadığı için dünya, o çocuksu imgelere ihtiyaç var dünyada.
O imgelerin içinde dünyanın kayıp masumiyeti saklanıyor çünkü.
Çocuk o imgelerle sisteme, ekonomiye değil dünyaya bağlanmayı öğrenecekti. Okumaya devam et

Yıldızın ışık meselesi

einstein

Yıldız, kendisini değil yansıttığını temsil eder. Yıldız kendisini değil, kendisinden yansıyanı temsil eder. Yıldız kendisini değil, kendisine bakıldığında görüleni temsil eder.
Yıldız, kendisiyle temsil ettiği arasındaki mesafe büyüdükçe yıldızlaşır.
Yıldız kendisinden uzaklaştıkça görüntüsü netleşen, parlaklaşandır.
Bir fotoğrafçı eğer yıldızların fotoğrafını çekmekle iştigal ediyorsa, her defasında aynı sorunla karşı karşıya kalır: Işık mı, obje mi? Işığın mı peşine düşmelidir, objenin mi? Her zaman olduğu gibi ikisinin bir dengesini, yeni bir ilişkisini kurması neden mümkün olamıyordur?
Başka çekimlerde birbirini destekleyen, biri diğerinden destek alan, dahası birbirlerini görünür kılan, fotoğraf karesinde mümkün kılan ve bu yüzden de fotoğrafçıya işini sağlayan ışık-obje ilişkisi, söz konusu bir yıldızın çekimi ise, fotoğrafçıya sorun çıkarır.
Obje ve ışık, bir yıldız söz konusu olduğunda hem aynı şeydir hem de birbirinden çok farklı iki şey. Okumaya devam et

Metal işçisi

dosya_metal_sektoru

Soğuk, keskin, sert…
Metal gibi bir hayat…
Hayat metal gibi…
Sekiz saat…
Daha fazla…
Bükeceksin, keseceksin, yırtacaksın…
Yol açacaksın…
İş gününün sonuna, işliğin dışına…
Sıcak ve yumuşak…
Paydostan sonraki hayat.
Dost sofrası, evladının yanağı, evinin yatağı.
Metal ile çalışan, metal çalışan, metali çalışan işçi, yani nihayetinde metal işçisi bu haliyle işgününe, emek sürecine, emekçi hayatına dair çok sayıda metafor sunar bize. Metali çalışan, metali metal ile çalışan işçinin iş ve iş dışındaki hayatı bir yanıyla bir alegoridir de. Bize kendisinden öte bütün ücretli emek süreçlerini reprezante eder. Anlatır. Sergiler. Okumaya devam et

%d blogcu bunu beğendi: