“Takımda herkes büyük sözü dinler”

rüştü ile

Fenerbahçe ve milli takım kalecisi Rüştü Reçber: “Takımda genç bir futbolcu ‘Büyüklerin sözünü dinlemem’ demez, diyemez. Böyle bir şey ya-pa-maz!”

“Orta Asya töreleriyle büyüdüm. Bizimkiler hâlâ göçebe hayatı yaşar”

Rüştü Reçber mecburiyetten olsa gerek herkese Cannes’da olduğunu söylüyormuş. Ama ben onunla Side’de görüştüm. Nerede olduğunu öğrenmeme şaşırdı. Bana bu bilgiyi veren şahsa teşekkürler. Çünkü bu röportajı sahiden çok istiyordum.

Milli takım ve Fenerbahçe’nin efsanevi kalecisi Rüştü özellikle yerli tatilcilerin pek rağbet etmediği bir tatil köyünü tercih etmiş. Ailece buradalar. Karısı, 27 aylık kızı Tuvana ve Filipinli bakıcısı Elizabeth. Ama bu sefer de Almanlar, İngilizler Rüştü’nün peşini bırakmıyor. Dakka başı bir Alman kız, orta yaşlı bir İngiliz elinde bir milli takım forması imza almaya, fotoğraf çektirmeye geliyor. Özellikle İngilizler “Bu sene geliyorsun bize, değil mi?” diye sormadan da edemiyor. Fenerbahçeliler rahat olsun, Rüştü bir sene daha Fener’de.

 

Gözlerinizin altındaki o kara kalın çizgiler, o lekeler savaş boyası mıydı, yoksa işlevsel bir şey miydi?

Biz altı arkadaş Kore’de sahaya atılan bir kimyasal nedeniyle gözlerimizden rahatsızlanmıştık. Işık bu yüzden daha fazla rahatsız ediyordu. Işığı kırmak için sürüyordum ama rakipler üzerinde korkutucu bir etkisi de olmuş olabilir.

 

Televizyonlar artık bize sadece futbol sahalarındaki ıstırabı gösteriyor. Güney Kore maçında oyundan alınmak istediğiniz, ıstırap çektiğiniz yüzünüzden çok belli oluyordu. Ne hissediyordunuz?

Karın kaslarımla kasık kaslarımın birleştiği yerde bir problem söz konusuydu. O maçta artık dayanamaz bir hal almıştı acı, bütün ağrı kesicilere rağmen. Ama Şenol Hoca riske girdi ve beni oyunda tuttu.

 

Şenol bey riske girmeyi sever mi?

Evet. ““Takımda herkes büyük sözü dinler”” yazısını okumaya devam et

Reklamlar

Zehir ve koku

mainstream media

Doğan Medya Grubu’nun yaptığı da bir intihardı. Çocuklarını sokağa salıp mutfak kapısının altındaki aralığı izolasyon bantıyla kapattıktan sonra başını gaz ocağına eğen nevrastenik bir ev kadını ya da çalışma odasında işini tek kurşunla gören müflis bir aile babası gibi gazetelerinin ve televizyonlarının patronajından istifa eden Aydın Doğan’ın sergilediği tam bir intihardı. Bir medya intiharı.

Şimdi Habertürk’ün kendini kapatma, feshetme kararı ile anlıyoruz ki ana akım medyada bir toplu intihar dalgası başladı. Çocuklar ise yine sokağa. Hiç alışık olmadıkları ya da çoktan unuttukları bir yere.

Kimse bu toplu intihar dalgasını siyasi baskıya, otoriter iktidara, ifade özgürlüğüne vurulan kete bağlamaya kalkmasın. Kimse de kendini acındırmasın.

Ana akım medya bu toplu ölümler mevsiminin müsebbibi olan iklim değişikliğini kendi filtresiz kâr maksimizasyonu hedefiyle ülke atmosferine saldığı zehir ile bile bile hazırladı. “Zehir ve koku” yazısını okumaya devam et

“Ulan, başka bir iş tutsaydık…”

cem yılmaz

“Mizahçının tutunacak dalı yoktur. Şöyle dediğim oluyor tabii: ‘Böyle bir iş icra ediyorum, tamam da, beyin cerrahı diye de bir şey var, ayı!’ O zaman küsüp ‘Ulan, başka iş tutsaydık’ diyorum”

 

     Ona Beşiktaş pazarındaki 7-8 Hasan Paşa Fırını’ndan portakallı, elmalı, muzlu, sonra çikolata çizikli ve arası reçelli kurabiyelerden aldım. Kuliste kurabiyelerimizi çaya bandırıp yemeye başladığımızda, gösteriye 10 dakika kalmıştı. “Konsantre olacaksan, biz çıkalım” dedim. “Ben karateci miyim, kiremit mi kıracağım, ne konsantresi?” dedi, “Benim işim konsantre olanı sulandırmak.”

     Ben ise önüme tam da onun o sulandırmaya çalıştığı konsantre şeyi ele geçirmek gibi zorlu bir görev koymuştum. O dağıttıkça, toplamaya çalışacaktım. Ne mümkün!

     Cem Yılmaz şeylere benziyor: O Roma’daki filan gibi, ağzından, kulaklarından, burnundan, pipisinden su fışkırtan çeşme-çocuklara. Ya da bu resmi orta sınıf salonlarına taşırsak: Halının ortasında durup, iki elini beline koyarak, yetişkinlerin önünde şarıl şarıl işeyen intikam meleklerine.

     Ama artık perde inmişse, saat de gecenin ikisi olmuşsa, hoop, bir başka perde açılıyor o zaman. Cem Yılmaz teybime yeni bir şeyler söylemeye başlıyor. “Arkadaşım çok az” diyor. “Panik ataklar başladı” diyor. “Ben durunca, herkes duruyor, merak ediyorum, beni anlatsana” diyor.

 

Şakalarınız, o hınzır gülüşünüz o kadar ağırlıklı ki, insan sizi gerçekten tanımakta zorlanıyor. Hatta tanıma ihtiyacı bile hissetmiyor. Sizi tanımak zor mudur? Ya da gereksiz midir?

O seyrettiğiniz iki saatlik oyunda bile o kadar çok malzeme var ki benimle ilgili. Onun dışında hiçbir özelliğim yok.

     “Sahneden inince aynı kalsam, süper lüks olurdu”

Diğer komedyenleri ağlarken, sevgililerine şiddet uygularken filan tasavvur edebiliyorum da, sizde olmuyor. Neden?

Nasıl bir resim var sizde benimle ilgili, işte onu çok merak ediyorum. Belki de bu röportajı bunun için çok istedim. Aslında doğru ya. Şimdi hep komedyenler der ya, “Ağlarken gülmek zorundayız”, işte bundan bilerek kaçtığım için böyle “cartoon” bir adam çıktı sonunda ortaya. “Cartoon” bir adam olmaktan bir beş-altı yıl şikayet etmedim, “Tamam ya, her palyaço da gidip kenarda ağlamak zorunda değil, olur mu öyle şey, bak ben hep gülüyorum, ne güzel” diyordum. Sonra askerlik devreye girince, böyle biraz burkuldu yani içim. O zaman biraz yere bastı ayaklarım. Ondan sonra da hep tekrar sahneye çıkmayı özledim. Çünkü oradaki Cem Yılmaz daha lezzetli oluyor. O da tam kurgu bir herif değil ancak daha mutlu en azından. Ama bu adam sahneden inince de devam etmiyor ki. Etse çok süper bir lüks. “Her şeyi biliyor, çok hızlı, sırf kafa şekerim”. Öyle olsa dükkan senin, ama değil. Olmadığı için de bir sıkıntı var tabii.

“Cem Yılmaz”ı yeniden üretmek için dostlar arasında da sürekli komiklik yapmak zorundaymışsınız gibi geliyor bana. Durmanız, öylece durmanız mümkün mü?

Çok arkadaşım yok açıkçası. Ama komedyenlerde vardır ya, “Aman efendim, her yerde bizden şakalar bekliyorlar”; bu beni bozmuyor, hoşuma gidiyor. Durma anında asıl çok sıkıntı çekiyorum. Çünkü ben durduğum zaman, herkes duruyormuş gibi geliyor. Dün Beyoğlu’nda bir mekânda bulundum mesela, o kadar çok durdum ki üzüldüm, dedim ki “Ben durunca, her şey de duruyor.” Çok rahatsız oluyorum.

Ya, bütün meslek erbabı arasında en çok komedyenler işlerine indirgenmiş gibi. Her an bu işi yapmanız isteniyor sizden.

Çünkü komedyenlik meslek gibi bir şey de değil ya. Öyle komik bir adam olma durumu bu. Evet, tuhaf bir diyeti varmış bu işin. Bir komedyenin arkadaşının, bir sosyal çevresinin olması da mümkün değil. Çünkü oyundan sonra “Yakın gözlüklerimi takıp, şöyle bir ciddi ciddi oturayım” desem, o da komik. Ama anladım ki, bu iş zaten tuhaf bir yalnızlık olmadan yapılamıyor. Bu yalnızlığı çözmeye çalışırsa insan, işini yapamaz olur. Eğer arkadaşın olursa, sen bir şeylerden ferâgat edeceksin demektir. Yani kız arkadaşımın salaklığını görmezlikten gelmem gerekecek. Yapamam. Kız, “Ya, benimle dalga geçme” dediğinde, dalga geçmezsem, artık o adam olmaktan çıkarım.

““Ulan, başka bir iş tutsaydık…”” yazısını okumaya devam et

“Mücadele uğruna sekiz çocuğumu terk ettim”

teslim töre ile

“Eşlerim ‘Sana aşığız’ diyorlardı, ben de onları seviyordum, herhalde aşk buydu”

Teslim Töre ve THKO (“te-aş-ko” okunur); ikisi de çok acayip tınılardır. 70’li yıllarda aklı kemale ermiş çocuklar radyoda okunan sıkıyönetim bildirilerinde bu tınılar duyulduğunda, bu isimler geçtiğinde başka türlü hissederlerdi. Teslim Töre ismi salt linguistik nedenlerle, hele bir de THKO ile bitişince haddinden fazla mücadele, kavga çağrışımı yapardı. Bıyıkları terlememiş ortaokul öğrencileri olarak bu ismi sonraki yıllarda daha rahat kullanmak üzere ezberimize almıştık çoktan. Sonra 70’ler bitti, 80’ler geçti, 90’lar geldi. Efsane sürüyordu. Teslim Töre firarda, Ortadoğu’daydı. Teslim Töre kaçak olarak Türkiye’ye girmiş, dağlardaydı. Örgüt kurmuştu, parti kurmuştu. Yeraltındaydı. Polisteydi, mahkemedeydi. 19 Aralık 2000’de cezaevleri ateşe verildiğinde Bayrampaşa cezaevindeydi. “İlk kez o gün ölümden korkmuştum. Ama kendiminkinden değil, benimle beraber cezaevinde olan oğlumun benden önce ölmesinden. Koğuşa ateş açılmaya başlandığında kucağıma yatmıştı oğlum” diye anlatıyor. Onunla Taksim’de buluştuğumuzda The Marmara Cafe’ye girmek istemedi. “Şimdi orada görülmem hoş olmaz. Arkadaşlar eleştirirler” dedi. Evet, 60’larında çekingen bir koca adam. Bir devrimci. Ve bir baba: 13 yaşındaki kızını geçmişte denize döktüğü 6. Filo askerlerinin ülkesine, onlarca yıl mücadele ettiği ABD’ye okumaya gönderen.

Korkusuz musunuzdur?

Hayır, herkes gibi ben de korkarım. Mesela 19 Aralık cezaevi operasyonlarında hayatımda ilk kez ölümden çok fena korktum. Saat sabaha karşı beşte koğuşumuza ateş etmeye başladılar. Bizim koğuşta öyle bir eylem, bir mücadele yoktu. Karşılık veren de yoktu. Gaz bombası da atıyorlardı. Yan koğuş yanıyordu. Artık arkadaşlarla kucaklaşıyor, vedalaşıyorduk. Baktım, oğlum Şükrü gelmiş, kucağıma yatmış. İlk kez o zaman ölümden korktum. “Keşke bundan önce ölsem, bunun ölümünü görmesem” dedim.

Sonra cezaevi arabasıyla bir başka cezaevine nakledilirken siz görmeseniz de dışarıda bir hayat sürüyordu. Siz bu deneyimden geçerken dışarıda gündelik hayatlarını sürdürenleri suçluyor muydunuz içinizden?

Hayır. Böyle bir durumda kendimizde hata bulurum. Çünkü biz toplumla kaynaşamadık. Biraz da şartların etkisiyle böyle oldu. Ne olursa olsun kimseyi suçlayacak durumda değilim.

Peki, sosyalist mücadele için feda ettiğiniz en değerli şey nedir?

Bilemiyorum, pişmanlık duymadım ben. Ben zaten bu mücadeleye, yasadışı mücadeleye girerken aileme, çocuklarıma söyledim bunu. “Ben artık sizden ayrılıyorum” dedim.

Ne dediler?

Ağladılar, üzüldüler, “Bizi, çocuklarını bırakma” dediler. Sekiz çocuğum olmuştu. (Biri daha sonra ev baskınında ölüyor.) Az şey bırakmadım yani.

Aşktan da değerli midir sosyalist mücadele?

Bilmiyorum. Ben aşık olmadım galiba. Eşlerim bana “Sana aşığız” diyorlardı. (Üç kez evleniyor Teslim Töre, ikisi resmi olarak, biri ise kendi deyimiyle “devrimci birliktelik”.) Ben de onları seviyordum. Acaba aşk mıydı bu, bilmiyorum ki.

““Mücadele uğruna sekiz çocuğumu terk ettim”” yazısını okumaya devam et

“Jean Paul Gaultier kıspeti kadınlara giydirecek”

 

ahmet taşçı ile

Ahmet Taşçı, Türkiye’nin Dünya’da en çok tanınınan sporcusu. Nereden tutsanız dökülen, lime lime bir doping suçlamasıyla dokuz ay dünyası kararan, Cumhuriyet döneminin en çok Kırkpınar başpehlivanlığı (9 kez) kazanmış güreşçisi Ahmet Taşçı, verdiği hukuk savaşından aklanmış olarak çıktıktan sonra kendini toparladı, yeni zaferlerin peşine düştü. İnsanın fikri neyse zikri de o olurmuş ya, ben de ne zaman yağlı güreş seyretsem aşkı hatırlıyorum. “600 yıllık ata sporumuz” birçok başka çağrışımının yanı sıra aşka da nasıl benziyor! “Kaçan kovalanır” özlü sözünden “Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla” repliklerine kadar birçok sevda söylemi o birbirinin elinden kayan, birbirini elde tutmaya, birbirine el koymaya çalışan güneş altındaki iki yağlı bedenden bize yansıyor. Ve sevgiliyi elde etmek, o sürekli elden kaçan bedeni zaptetmek onu imha etmekten, sırtını yere getirmekten geçiyor. Aynı aşkta olduğu gibi. Belki de yağlı güreşin aşka bu kadar yakın duruyor oluşundan ya da belki de bütün sabır, sebat sporları gibi yağlı güreş de sadece bedenleri değil ruhları da eğittiğinden pehlivanlar bütün o cüsselerine ve imgelerine rağmen ciddi ciddi derin, duygusal insanlar. Karamürselli Ahmet Taşçı ise derviş pehlivanların ağa babası. Taşçı’yla gündüz ağır antrenmanlar yaptığı, gece ise Rus, Alman ve daha yedi düvelden güzellerin elinden köşe bucak kaçtığı Antalya, Kemer’de konuştuk:

 

“Hem benden çekiniyor hem bana çekiliyorlar”

 

Ya, size yurtdışında Türkiye’dekinden daha çok değer veriliyor. Ne zaman sizin kamplarınıza, antrenmanlarınıza gelsem yabancı gazeteciler oluyor. Nedir bu?

 

Evet. Yurtdışında çok tanınıyorum. Mesela Marmara Depremi’nden sonra benim yaşadığım Karamürsel’e Japon gazeteciler gelmişler, beni arıyorlardı. Japonya’da merak ediliyormuş benim yaşayıp yaşamadığım. Ama Türk basınından bir tane spor muhabiri, yazarı beni merak etmemiş. Yabancıların genel olarak ilgisi çok fazla. Mesela burada (Antalya, Kemer) antrenman yapıyorduk dün, iki tane İngiliz adam geldi, soyundular, “Biz de yağlanacağız” dediler ve bizimle güreştiler.

 

Turisttir, ne yapsa yeridir; benim asıl merak ettiğim sizin yurtdışında nasıl yıldız olduğunuz. Yağlı güreş değil, sizsiniz söz konusu olan.

 

Evet, bunu bütün güreş camiası fark ediyor. Yurtdışında benim katılmadığım organizasyonlarda seyirci az oluyor. Ne bileyim ya, işte hem cüsse hem de güleryüzlüyüm, kibarım da galiba. Ben insanları seviyorum, insanlarla diyaloğum iyi. İyi bir şeyler yapmak istiyorum, ama güreşirken, ama konuşurken, sohbet ederken. O tatlı sertlik yabancılarda çok iyi etki yapıyor. Çekici geliyor onlara. Hem benden çekiniyor hem bana çekiliyorlar.

 

Kadınlarda hele bu formül çok tutuyor galiba. Bakıyorum burada, yabancı kadınlar kolunuza, bacağınıza dokunmak istiyorlar. Dokunup, haykırıyorlar. Yurtdışında da oluyor mu bunlar?

Ya, yabancı kadınlar tabii daha özgür. Özgür oldukları için de o anda ne arzu ediyorlarsa onu yapıyorlar. Yurtdışında bu tür şeyler daha çok oluyor bu yüzden. Elbiseleriyle filan benim o yağa bulanmış vücuduma sarılanlar bile oluyor. Aman, benim hanım duymasın bunları. Eşimden söz etmişken: Bana olan desteği çok büyüktür. Evdeki bütün beslenme programımı o düzenler. Moral de çok iyi verir. Tekrar şampiyon olmam için özellikle güreşe devam etmemi istiyor. ““Jean Paul Gaultier kıspeti kadınlara giydirecek”” yazısını okumaya devam et

Saçların dünya ile elektrikli bağlantısı

 

anton lutz

İnsanın saçları ile sorunu bitecek gibi değil.

“Saçlar” deyince kafa da hemen akla geliyor elbette. Baş ya da. İşte iktidarların da insanın kafasıyla, başıyla sorunu bitecek gibi değil. Saçlarıyla da.

Ben insanın bir duygusal anatomisi olduğunu kabul ederim. İnsan vücudunun yerleşim planının, eylem krokisinin, topoğrafyasının duygular üretişini gözlemlerim. Ve buna uygun jestlerini insanın.

İnsan niçin acı ve öfke anlarında saçlarına uzanır, çeker ve yolmaya çalışır mesela?

Bu soruyu cevapladığımızda hem o insanın kendi saçlarıyla hem de dinsel ve siyasi iktidarların insan saçlarıyla sorununu saptamaya yaklaşırız.

Bu saçlara uzanma, çekme, yolmaya, koparmaya çalışma jesti insanın böylesi anlarda kendisini acıtmak için bedenine uzandığı bütün hareketlerden farklıdır. İnsan burada ikili bir yönelim içindedir. Acının ya da öfkenin içinde durduğu kafasından acıyı ya da öfkeyi çıkarıp atmak için saçları ile bu duygularını dışarı çekmek, acının ya da öfkenin sebebi olan dünya ile kafasının bağlantılandığı saçlarını kopararak ise dünyadan kurtulmaktır istediği.

Evet, saçlar insanın kafası (zihni) ile dünya arasındaki duygusal anatomik bağlantıdır. “Saçların dünya ile elektrikli bağlantısı” yazısını okumaya devam et

Bir popüler kültür objesi olarak ayak

The-Artists-Foot-Adolph-von-Menzel-oil-painting-768x919

İnsan vücudunun mimarisinde salt işlev’e en yakın, kişinin kendisine bakışında en uzak uzvun, ayağın, estetikten sosyolojiye, psikolojiden cinselliğe, ekonomiden siyasete uzanan geniş bir gündelik hayat coğrafyasında işi ne? Nasıl oluyor da salt işlev olarak kalırken, aynı zamanda bu kadar çok işaret ekleyebiliyoruz, ekleniyor ayaklarımıza?

“Dost başa, düşman ayağa bakar” popüler adabı muaşeret kuralı gereği hem kendimizi bakmamaya zorlarken, hem de nasıl bu kadar çok işaret deşifre ediyor, bu kadar çok gösterge keşfediyoruz karşımızdakinin ayaklarında?

Ayağımızda ayakkabı olduğunda, ayaklarımızdan bir statü göstergesi, bir sınıfsal kimlik iddiasının yükseldiği ortada. Ayakkabı endüstrisinin fiyat çizelgesi, ayakkabı modasının estetik keyfiyeti kadının da erkeğin de ayağını sınıfsal ve sosyolojik söylemlerle beziyor, ona fiyonk, toka, desen ve renkten çok daha fazla sayıda toplumsal işaret ekliyor.

Sadece ayakkabı değil, ayak giydirmenin ilk aşamasındaki çorap da üzerinde durulacak bir meseledir. Kadın için çorap daha çok estetik ve gizli bir örtme işlevi taşır, gizliliği ölçüsünde cinsel bir etkisi de olurken, erkek için çorap estetiği sınırlı ve daha çok işlevsel haliyle önemli bir sorundur. Erkekler için çorap tedirginliği diye bir şey olmalı. Bizdeki gibi toplumsal alana ya da başkasının özel alanına girerken ayakkabıların görece çok çıkarıldığı bir toplumda, erkek ayakkabısını çıkarırken sürpriz bir yırtık, bir parmak ya da topuk fırtlaması ile karşılaşmanın tedirginliği içindedir. “Bir popüler kültür objesi olarak ayak” yazısını okumaya devam et

İsmet Özel: “Ben avize yapmadım. Şiir yazdım. Dolayısıyla yani ‘Ne menem adam olursa olsun yaptığı avizelere bak’ diyemez kimse”

 

İsmet Özel şiirini hep dikkatle takip etmişimdir. Dolayısıyla şiirinin yanı sıra kendisi ile de tanışığım. İsmet Özel söz konusu olduğunda bu mühim. Kimi yazarlarda eserini tanımak yeterlidir oysa. İsmet Özel ile çok sohbet ettik yıllar içinde. Kendince en kritik dönemlerinde ilk söyleşilerini hep bana verdi. Son söyleşimiz 2005 Mart’ta Akşam gazetesinde yayımlanmıştır. Şiiri ve siyasi söylemlerinin ilişkisinin yeniden tartışıldığı bugünlerde bu son söyleşimizi bir kez daha yayımlıyorum:

 

Bu ülkedeki herkese ‘Türkler’ dediğiniz zaman Kürtleri nereye koyuyorsunuz? İyice azalmış olsalar da Ermenileri, Rumları?

Şimdi ben diyorum ki: Bizim dünyayı kavrama biçimimiz merkez tarafından ambalajlanmış ve bize kabul ettirilmiştir. Şimdi ben ‘Türk’ dediğim zaman bunun ırki, kavmi, hatta kültürel bir anlamı olmadığını, bunun mutlak bir şekilde tarihi bir rol olarak anlaşılması gerektiğini söylüyorum. O yüzden ‘Türkiye’de sadece Türkler yaşıyor’ demek ırkçı, kavmiyetçi bir cümle değildir, kültürel bir cümle dahi değildir. Bu tarihi yorumlamanın bir yoludur. ‘Türkiye’de sadece Türkler yaşıyor. Türkiye; Türkler tarafından yapılmıştır. Türkler, Türkiye’yi yapmıştır’ dediğimiz zaman bir modern çağ anlayışını getiriyoruz. Modern çağ, Türkler’in gölgesi altında oluşmuş bir çağdır. Dolayısıyla, modernleşme ile Türk vakası arasındaki ilişkiyi koparmak mümkün değildir. Ama bugün konuşmalar hangi çevrede, hangi alanda olursa olsun Türk meselesini dışarıda bırakarak cereyan etmektedir. “İsmet Özel: “Ben avize yapmadım. Şiir yazdım. Dolayısıyla yani ‘Ne menem adam olursa olsun yaptığı avizelere bak’ diyemez kimse”” yazısını okumaya devam et

Şarkı Yazarı Olarak Yazar

Bugün Darkness on the Edge of Town’ı (‘Şehrin Kıyısındaki Karanlık’: Springsteen’in 1978’de çıkan albümü) dinlediğimde, Bruce Springsteen’in müziğinin hayatımın üzerindeki etkisinin ne kadar güçlü olduğunu hatırlıyorum.

1978 yılı benim için önemli bir yıldı. Belki ülkemin tarihinde de önemli bir yıl. Gençliğin isyan ve protestoları 1978’de doruk noktasına ulaşmıştı ve sonunda 1980’deki askeri darbeye gelindi.
Darkness’in çıktığı yıl ben de kendimi sol hareketin bir sempatizanı ve Bruce Springsteen’in bir hayranı olarak tanımlamaya başlamıştım ki, bu iki şey hayatımda bugün de geçerliliğini sürdürüyor.
1978’de ben Türkiye’nin en ayrıcalıklı okullarından birini, Avusturya Lisesi’ni bitiriyordum, okulun korumacı ve disiplinli sistemini terk ediyordum ve sokaklara adım atıyordum.
Okulu bitirmiştim ve Darkness on the Edge of Town yeni çıkmıştı.
‘Badlands’ kulaklarımda bir marş gibi yankılanırken, hayatımın ilk siyasi yürüyüşüne katılıyordum. Şehrim İstanbul’un kıyısında gerçekleşen bu yürüyüşün duygusu o gün hayatıma kök saldı. Bruce da. Bruce Springsteen’in şarkıları hayatımın ilmekleridir.
Yukarıdaki yazıyı Lawrence Kirsch Communications tarafından Kanada’da Bruce Springsteen’in 1978 tarihli ‘Darkness on the Edge of Town’ albümü ve takip eden turnesine ilişkin olarak hazırlanan bir derleme için yayıncı Kirsch’in isteği üzerine yazdım ve ‘The Light in Darkness’ adıyla 2009 yılında yayımlanan kitabın 74’üncü sayfasında yer aldı.
İşte ‘Hayatımın İlmekleri’ başlığını koyduğum bu yazı da beni yine otobiyografik bir şeyler yazmaya yöneltmişti. Nasıl oluyordu da, Amerikan taşrası diyebileceğimiz New Jersey’den şarkılar söyleyen bir adam her defasında beni kendi hayatımı anlatmaya, düşünmeye itiyordu?
Ben her hayat hikâyesinin bir müzikalitesi olduğuna inanırım. Bir melodisi olduğuna. Ben kendi hayatımın melodisini bazen şehrin o koca gürültüsü içinde bile duyarım, gizli gizli dinlerim. Belki de zaten şehrin gürültüsü dediğim şey benim melodime hemşehrilerimin tuttuğu ritimdir. Bu yüzden romanlarımın, öykülerimin kahramanlarının hayat hikâyelerini anlatırken de müzikal olmasına çabalarım.

“Şarkı Yazarı Olarak Yazar” yazısını okumaya devam et

Türkiye burjuvazisinin kısa tarihi: Kuşaktan kuşağa, servetten cep harçlığına

Bir ailenin kuşaktan kuşağa gelişimi, aşama aşama yükseliş ve düşüşü edebiyatın sevdiği bir temadır. Özellikle klasik romanın. Her ne kadar Amerikan popüler kültürünün yol açıcılığıyla sonradan bu ‘büyük ve zengin aile soy ağacı’ konuları en sabunlu, en yıvışık televizyon dizilerine kadar düştüyse de, örneğin Thomas Mann’ın yazarına Nobel getiren 1901 tarihli Buddenbrooks adlı kitabı, bir burjuva ailesinin epik hikâyesi olarak hâlâ dünya roman sanatının zirvesindeki yerini muhafaza etmektedir. Bir başka Nobelli yazar, Orhan Pamuk’un ‘Buddenbrooks’un Türkçe muadili diyebileceğimiz ‘Cevdet Bey ve Oğulları’ romanı da aynı temadan yola çıkar, aynı temada yol alır. Bir üretici güç olarak parayla serpilip yükselen ve aynı hızla para yüzünden eskiyip çöken bir sosyolojik sınıf ve onun üretim ve insan ilişkileri epey dramatik ve trajik öğe barındırır kısa tarihinde ne de olsa.
Thomas Mann, bir büyük burjuva ailesi olarak Buddenbrook’ları dört kuşak üzerinden anlatıyor. Romanın alt başlığı ‘Bir Ailenin Düşüşü (Verfall einer Familie)’. Tabii Thomas Mann, bir 19’uncu yüzyıl burjuva düşüşünden bahsediyor. Bir de 21’nci yüzyıl burjuva düşüşlerini görseydi… Marksist açıdan baktığımızda artık sadece yeni ve yenileyici üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin önünde bir engel teşkil eden ve bu yüzden de hızla çürüyen burjuvazi, üzerine dört kuşaklık bir roman yazılamayacak kadar gülünç ve basit durumlara düşürüyor bundan böyle kendini. “Türkiye burjuvazisinin kısa tarihi: Kuşaktan kuşağa, servetten cep harçlığına” yazısını okumaya devam et